Answer
Müteşâbih, iki şeyin birbirine benzemesinden dolayı insan zihninin birini diğerinden ayırt etmede âciz kaldığı lafızlardır. Buna, Allah’ın sıfatlarından ve kıyametin vasıflarından bahseden ayetler örnek verilebilir. [44] Kelam tarihinde müteşâbih nasların yorumu konusunda iki yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi selefin, diğeri de kelam âlimlerinin yaklaşımıdır. Muhafazakâr çizginin bir temsilcisi olan selef, Kur’an ve hadislerde geçen istivâ, vech, yed, ayn gibi haberî sıfatları teşbih ve tecsime düşeriz endişesiyle te’vil etmekten kaçınmışlardır. Te’vil eden kimseleri de bid’atçılıkla suçlamışlardır. Nitekim istivâ sözcüğü ile ilgili olarak kendisine sorulan bir soruya İmam-ı Mâlik (v. 179/795): “İstivâ malûm, keyfiyeti meçhûl (akıl ile bilinemez), ona iman etmek vacip ve bu konuda soru sormak bid’attir.” [45] demiştir. Bu konuda selefin tutumu, müteşâbihin te’vilini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ve susmanın daha evla olduğu noktasındadır.
Görüldüğü gibi, Allah’ın haberî sıfatları konusunda selefin inancı, lafzın insan zihninde oluşturduğu mana ile yetinerek bu kavramlar üzerinde konuşmaktan daha çok, Allah’ı bütün yetkin sıfatlarıyla muttasıf kılıp, O’nu yaratıklara benzetici her türlü söz, yorum ve ifadelerden uzak durmaktır. Bu sebeple onlar, müteşâbih ifadeler üzerinde konuşanlara karşı iyi gözle bakmamışlar, ayetlerde geçen müteşâbih lafızları kendi bağlamlarından kopararak dışarıdan bir anlam yüklemeyi lafzî tahrif saymışlar [46] , naslarda geçen sıfatların hakikatini bilmeyi Allah’a havale edici bir tavır içerisine girmişlerdir.
İlk dönem selefin yaşadıkları fikrî atmosfer ile kelam âlimlerinin yaşadığı fikrî atmosfer birbirinden çok farklı olmuştur. İslam itikadı alanında ilk araştırmaları yapan ve aralarında büyük mezhep önderleri, fakih ve hadisçilerin bulunduğu selef bilginleri, dinin anlaşılmasında sadece nakli delillere önem vererek, akli te’vile karşı çıkmışlardır. İslam’ın ilk yıllarında doğal karşılanabilecek olan selef metodu, Müslümanların fetihler sonucu farklı din, kültür ve medeniyetlerle karşılaşmalarında İslam’ı savunma konusunda yeterli olamamıştır. Nitekim müteahhir selefiyyenin öncüsü İbn Teymiyye (v. 728/1328) bile “Sarih akılla sahih nakil çatışmaz.” demek zorunda kalmıştır. [47] Bu nedenle mevcut yeni şartlar, Ehl-i Sünnet âlimlerini müteşâbih nasları te’vilde bulunma konusunda zorlamıştır. Çünkü bazı dinî zihniyetler müteşâbih ayetlerin zahirî manalarını alarak insan biçimci bir Allah tasavvuruna gitmişlerdir.
İslam düşüncesinde Müşebbihe ve Mücessime diye adlandırılan grupların müteşâbih ayetleri yanlış te’vil etmelerinin önüne geçmek için Ehl-i Sünnet Kelam âlimleri bu nasların nasıl te’vil yapılması gerektiği ve kimlerin te’vil yapabileceği gibi meselelerde ciddi yöntemler geliştirmişlerdir. Bu konuda onlar, rastgele hareket etmemişler, yapılan te’villerin, Kur’an ve Sünnet’in ruhuyla bağdaşır olmasının yanında, Allah’ın birliğine, akli delillere ve Arap dilinin kurallarına uygun olmasına dikkat etmişlerdir. Ayrıca müteşâbih naslar, kastedilen anlamı zahirinden açıkça anlaşılmadığı için mutlaka akli ve sem’î karineye ihtiyaç duymaktadır. Bu sem’î karine, ayetlerde ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetinde de bulunabilir. Müteşâbih ayetler ya bu karinelere başvurarak ya da muhkem naslara arz edilerek yorumlanmalıdır. Elbette yapılacak olan te’vil mutlak anlamda Yüce Allah’ın muradı olmayacak, ama O’nun muradına yaklaşıldığı ümit edilecektir. İşte Ehl-i Sünnet kelam âlimleri geliştirdikleri bu yöntem çerçevesinde müteşâbih nasları teşbih ve tecsime düşmeden, Yüce Allah’ı tenzih etmede hassasiyet göstererek yorum cihetine gitmişlerdir. Örneğin, İmam-ı Mâturîdî müteşâbih lafızlar arasında saydığı ‘arş’ [48] sözcüğünü, muhkem kabul ettiği En’âm Sûresi’nin 18. ayetine arzederek kulları üzerine mutlak otorite sahibi şeklinde te’vil eder. [49] Yine o, “ru’yetullah” konusunda: “Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır.” [50] ayetinde geçen “ziyade; fazlalık” tabirini, muhkem saydığı:
“Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parıldayacak, Rablerine bakacaklardır.” [51] ayeti ışığında Allah’a bakmakla te’vil etmiştir. [52]
Naslarda müteşâbih lafızların bulunmasının hikmeti, müteşâbihin kapalı yönlerini ortaya çıkaracak olan kimseleri tefekkür ve incelikleri araştırmaya teşvik etmektir. Örneğin, eğer nasların tamamı muhkem olsaydı, ne tefsire ve ne de tefekküre ihtiyaç duyulurdu; herkes onu anlamada aynı seviyede olurdu. Naslarda müteşâbih lafızların bulunması, ilmin te’vile dayalı kalması ile nasların birbirine tercih edilme mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Bu te’vil ve tercihler ise lügat, nahiv, ma’âni, beyân ve usûl-i fıkıh gibi pek çok ilmin öğrenilmesini gerekli kılmıştır. Şayet müteşâbih ayetler olmasaydı, bu ilimlerin tahsiline ihtiyaç duyulmazdı. Bu gerekçelerden başka ayrıca, naslarda müteşâbih lafızların bulunmasının başka pek çok faydaları da vardır. [53] Dolayısıyla müteşâbih lafızları usulüne uygun olarak yorumlamak Ehl-i Sünnet’e göre bid’at olarak değerlendirilmemiştir.
4. “Lâ ilâhe illallâh’ın anlamını bilmeyen Müslüman değildir” diyorlar, doğru mudur?
Son devrin davetçilerinden bazılarının ‘Hz. Peygamber (s.a.s.)’in insanları kelime-i tevhidin lafzına değil, manasına çağırdığını, dolayısıyla lâ ilâhe illallâh’ı sırf dili ile söylemek kişinin malını ve kanını haram kılmaz’ şeklinde aşırı dinî yoruma gittiklerini görüyoruz. Bu iddia sahiplerinden birisi:
“Kim lâ ilâhe illallâh der ve Allah’tan başka tapılanları reddederse, malı ve kanı haram olur, O’nun hesabı Allah’a aittir.” [54] rivayetine atıf yaparak şunları söyler: “Lâ ilâhe illallâhı sırf dil ile söylemek kişinin malını ve kanını haram kılmaz. Hatta manasını bilerek ya da tasdik ederek söylese bile kabul edilmez. Ancak ve ancak manasını bilip kalbiyle ve diliyle tasdik ederek Allah’tan başka tapılanları reddeden kimsenin malı ve kanı haram olur. Bu konuda en ufak bir tereddüt ve şüphe onu bu haktan mahrum eder.” [55]
Hâlbuki bu aşırı dinî yorumu geçersiz kılacak birçok dinî delilden bahsetmek mümkündür. Örneğin, Resûl-i Ekrem’in çok sevdiği genç bir sahabi olan Üsâme b. Zeyd (v. 54/674) başından geçen bir olayı şöyle anlatır:
“Allah Rasûlü (s.a.s.) bizi bir seriyye halinde düşmana karşı göndermişti. Sabah vakti Cüheyne kabilesinin Hurukât ismindeki koluna baskın düzenledik. Ben hemen onlardan bir kişiyi yakaladım. Yakaladığım adam, “Lâ ilâhe illallâh” dediği halde onu öldürdüm. Bunun üzerine beni rahatsız edici bir düşünce aldı. Dönüşte olayı Allah’ın Resulüne anlattım. Resûl-i Ekrem: “Lâ ilâhe illallâh dediği halde onu nasıl öldürdün?” buyurdu. Ben de: “Ey Allah’ın elçisi! O bunu kılıç korkusuyla söylemişti.” dedim. Bunun üzerine bana şu cevabı verdi: “Sen onun kalbini yarıp baktın mı, Lâ ilâhe illallâh’ı samimiyetle mi, yoksa silah korkusuyla mı söylediğini nasıl anladın?” Resulullah bu uyarıyı o kadar çok tekrarladı ki, keşke bu hâdise ile karşılaşmasaydım diye temenni ettim.” [56] Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s.), Üsâme’ye, öldürdüğün kimse kelime-i tevhidin manasını biliyor mu demiyor, aksine “Bu lafzı söyleyen kimseyi niçin öldürdün?” diye soruyor. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine’de yaşayan münafıklar da dilleriyle kelime-i şahadeti söylüyorlardı. [57] Hz. Peygamber (s.a.s.) bunların çoğunu bilmesine rağmen onların kanlarını ve mallarını korumuştur.
İslam tarihinde bir başka örnek olay da şöyle yaşanmıştır. Bir rivayette geçtiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib’in vefatı yaklaşınca onun yanına gelerek:
“Ey amcacığım! “Allah’tan başka ilah yoktur.” de, böylece (yarın kıyamet gününde) Allah’ın huzurunda senin lehine şehadette bulunayım.” buyurmuşlardı. [58] Bu rivayetten anladığımız kadarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.) amcasına kelime-i tevhidin anlamını bilip bilmediğini değil, sadece diliyle söylemesini istemiştir. O halde nasıl oluyor da kelime-i tevhidin manasını bilmeyen kimseyi İslam’ın dışına çıkarıyoruz? Bize bu yetkiyi kim vermiştir? Çünkü imanın temel rüknü, marifet yani bilgi sahibi olmak değildir. Eğer marifet olsaydı, bugün Batı üniversitelerinde İslami ilimlerle uğraşan birçok gayrimüslim ilim adamının Müslüman sayılması gerekirdi.
Bu konuda bir başka örnek olaydan da söz etmek mümkündür. Sahabîden Ebû Vâkıdü’l-Leysî Hâris b. Mâlik anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’le birlikte Huneyn’e giderken yolda Zât-ı Envât denilen büyük bir sedir ağacına rastladık. Müşrikler her yıl onun yanına varırlar, silahlarını dallarına asarlar, yanında kurban keserler ve bir gün itikâfa girerlerdi. Bizler de: “Yâ Rasûlallah! Zât-ı envât gibi bize de bir zât-ı envât tayin etseniz olmaz mı?” deyince, Resûlullah (a.s): “Allahu ekber! Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, siz de Hz. Musa’ya kavminin dedikleri gibi bir söz söylediniz! Onlar:
“Ey Musa! Onların kendilerine ait ilahları (putları) olduğu gibi, sen de bize ait bir ilah yapsana.” dediler. Musa da: “Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz, demişti.” [59] Resûlullah sözlerine devamla,
“İşte sizler de sizden öncekilerin gittikleri yolu karış karış, adım adım izleyeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler, sizler de onların peşine takılacaksınız.” buyurmuştu. [60] Bu rivayette geçen “zât-ı envât” kendisine kudsiyet atfedilen bir ağaçtı. Allah’ın dışında kendilerine bir ilah yapılmasını isteyen Müslümanların bu isteğine karşılık Rasûlullah’ın tavrı dışlamacılık değil, aksine onları eğitmek suretiyle itikatlarını düzeltmek olmuştur.
Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.s.)’den gelen
“Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girer.” [61] şeklinde birçok rivayet vardır. Bu rivayetlerden bazıları da şunlardır:
“Sadece O’nun rıza ve hoşnutluğunu düşünerek “kim ‘Lâ ilâhe illallâh’ derse, Allah ona cehennemi haram kılar.” [62]
“Ölmek üzere olanlarınıza ‘lâ ilâhe illallâh’ı telkin edin; zira dünyadan ayrılırken son sözü ‘lâ ilâhe illallâh’ olan Müslüman bir kimseyi Allah cennete koyar.” [63]
“Kalbinde imandan zerre ağırlık olan kimse (cezasını çektikten sonra) cehennemden çıkar!” [64] Daha buna benzer pek çok rivayet olmasına rağmen hiçbirisinde, Lâ ilâhe illallâh’ın manasını bilip bilmemek üzerinde durulmamıştır. Elbette lâ ilâhe illallâh’ın manasını ve getirdiği yükümlülükleri bilmek ideal bir şeydir. Fakat Müslüman olmanın ilk şartı, kelime-i tevhidi lafzıyla söylemektir.
“Size Müslüman olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek: “Sen mü’min değilsin” demeyin” [65] uyarısı bunu gerektirir.
Yukarıda geçen bütün naslar dışlamacılığı değil, kapsayıcı ve kuşatıcı bir dindarlık dili geliştirmemizi ilham ediyor. Çünkü dışlamacılık anlamına gelen “tekfircilik” mü’minler arasında barışı bozar. İnsanların inançlarını sorgulayacak olan makam farklıdır. Biz yargıç değil, davetçiyiz. Zâhire göre hüküm veririz. O halde manalarını bilmediği halde herhangi bir kimse kelime-i tevhid ya da kelime-i şehadeti söylerse, onun Müslüman olduğuna hüküm verilir. Bu bağlamda mukallidin imanı sahihtir.
