Islam in QuestionsIX. SİYASET

İslamî hükümlerin yürürlükte olmadığı bir devlette vatandaşlık yükümlülüklerini yerine getirip getirmeme konusunda İslam’ın görüşü nedir?

Answer
Müslüman için evla olan, bir Müslüman toplumda yaşamaktır. Bir Müslüman dininin bütün gereklerini en ideal düzeyde ancak Müslümanların hâkim olduğu bir yerde yerine getirebilir. Bununla birlikte Müslüman kişi hayatını ve inancını koruyabildiği her yerde yaşama hakkına sahiptir. Eğitim, maişet temini, resmi görev, İslam’ı tebliğ veya başka bir sebeple dünyanın herhangi bir yerine yerleşebilir. Bu yer İslam’ın yürürlükte olmadığı bir devlet toprağı da olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) amcası Abbas’a (r.a.) dininin emirlerini yerine getirmeye gücü yettiği için diğer pek çok Müslümanın aksine fetihten önce Mekke’de kalıp ikamet etme izni vermiştir. [425] Ayrıca; “Fetihten sonra hicret yoktur; ancak cihad ve niyet kalmıştır. Cihada çağrıldığınızda icabet edin!” [426] buyurarak hicret yükümlülüğünün belli şart ve süreçlerle ilgili olduğuna işaret etmiştir. [427] Eğer topraklarında yaşanan o devlet Müslümana vatandaşlık hakkı tanırsa, bunu kabul eden Müslüman vergi vermek, askerlik yapmak, emniyet ve asayişin sağlanmasına katkıda bulunmak, kanunları ihlal etmemek gibi toplumsal yaşamın ve sözleşmenin gereği olan vatandaşlık görevlerini yerine getirir. İslam inanç esaslarına ve hukuk kurallarına aykırı talepleri ise yukarıda dile getirildiği üzere dikkate almaz. Dâru’l-İslamın dışında yaşayan Müslüman, dinî açıdan baskıya maruz kalır, can ve mal güvenliğini tehdit altında hissederse, orayı terk ederek Müslümanların arasına hicret eder. Gücü yeten ve imkân bulanlara bu hicret âlimlerin çoğunluğuna göre farzdır. “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” [428] ; “Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya, melekler onlara: ‘Ne durumdaydınız?’ dediklerinde onlar, ‘Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamakta zayıf ve güçsüz kimselerdik’ derler. Melekler de, ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!’ derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır. Umulur ki Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur genişlik de. Kim Allah’a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse şüphesiz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” [429] ayetleri ile; “Tövbe sona ermedikçe hicret sona ermez; güneş batıdan doğuncaya kadar da tövbe sona ermez.” [430] ; “Kâfirlerle savaş devam ettiği sürece hicret sona ermez.” [431] hadisleri bu hükmün ana dayanağını teşkil etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in; “Müşrikler arasında yerleşip ikamet eden Müslümandan beriyim.” [432] ; “Müşriklerle beraber oturmayın, onlara karışmayın. Zira kim onlarla bir yerde oturur ve onlara karışırsa onlar gibidir.” [433] sözleri, baskılara maruz kalan Müslümanlarla ilgilidir ve bu durumda gayrimüslim hâkimiyetindeki yerlerde ikamet etmenin yasak olduğunu beyan etmektedir. [434] Şu halde dinini rahatça yaşayabilmesi, can ve mal güvenliğine sahip olması, kimliğini ve neslini koruma endişesi taşımaması kaydıyla Müslüman birey dilediği yerde yaşayabilir ve o devletin vatandaşı olabilir. Vatandaşlık görevlerini İslam’a aykırılık teşkil etmediği sürece yerine getirir. Aykırılık teşkil edenlerden “din ve vicdan özgürlüğü” ilkesini ileri sürerek uzak kalır; bu yönde baskılara maruz kalırsa da hicret seçeneğini kullanır. 63. “Devlete vergi verilmez, askerlik yapılmaz” anlayışını savunuyorlar, bu konuda sizin görüşünüz nedir? İnsanlar güvenlik içinde olabilmeleri, ihtiyaçlarını giderebilmeleri için birlikte yaşamak durumundadır. Bir toplum halinde ve bir devlet nizamı içinde yaşamak, bireye bir takım kolaylıklar ve faydalar sağlamak yanında bazı görev ve yükümlülükler de getirir. İşte vergi ve askerlik görevleri bu yükümlülüklerin en önemlileri arasında yer alır. Ülkede açların doyurulması, açıkların giydirilmesi, hastaların tedavisi, eğitim işlerinin yürütülmesi, can ve mal güvenliğinin sağlanması, ahlaksızlıkların ve yolsuzlukların önlenmesi devletin öncelikli görevleri arasındadır. Bu tür görevlerin ifası için vatandaşın devletle işbirliği içinde olması ve devletin ona sağladığı imkânlar oranında kendisinin de devlete katkı sağlaması gerekmektedir. Vergi de bu katkı sağlamanın yöntemlerinden biridir. Vergi, kamu yararının korunması ve işlerinin düzenlenmesi gereken konularda fertlere yüklenen mali bir yükümlülüktür. Diğer bir ifade ile devletin genel masraflarının getirdiği mali yükü fertler arasında dağıtmak için başvurulan bir yöntemdir. Dinî açıdan, devlet başkanının kendiliğinden ve zaruretsiz olarak vergi koyamayacağını, ancak zaruri giderler için vergi koyulabileceğini ve bu verginin şura kararıyla koyulabileceğini söyleyen âlimler mevcuttur. [435] Ancak bu hükmün, zalimane alınan vergilerin ve vatandaşa yapılabilecek zulmün önüne geçmek gayesi güttüğü açıkça anlaşılmaktadır. Diğer taraftan İslam dinince Müslümanların kardeş ilan edilmesi, kardeşler arasında dayanışmanın emredilmesi, zekâtın verilebileceği yerlerin belirli ve bir takım şartlara bağlı olması, “Umumi zararın önlenmesi için hususi zararlar göze alınır.” şeklinde genel bir kaidenin var oluşu gibi argümanlarla vergi alınmasının caiz olduğu görüşünde olan din âlimleri de vardır. [436] Konuyla ilgili olan muhtelif rivayetlerden biri Ziyâd b. Hudeyr’in ipten yaptığı köprüden geçen kişiden iki kez vergi aldığına dair şikayet üzerine, Hz. Ömer’in (r.a.), “Onun buna hakkı yok. Senin üzerine düşen malından senede bir defa vergi ödemendir.” dediğine dair rivayettir. [437] Bu rivayetten de vatandaşlara sunulan hizmet karşılığında vergilendirme yapılabileceği anlaşılmaktadır. Vergi mükelleflerinin yalan beyanda bulunmaları veya vergi vermemeleri o toplumda yaşayan bireylerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Başka bir ifadeyle kaçırılan vergi kul hakkıdır. Çünkü aynı toplumda yaşayan insanlardan vergi vermeyenlerin toplumsal hayatta yararlandıkları imkânlar ödenen vergilerle sağlanmaktadır. Kul hakkının yenilmesinin de dinimizde ne derece sorumluluk getiren bir davranış olduğu izaha ihtiyaç duymayacak ölçüde açıktır. Bu itibarla, her ne şekilde olursa olsun bir Müslümanın vergi vermemesi, vergi kaçırması ya da vergi kaçırılmasına rıza göstermesi dinî açıdan caiz değildir. Askerlik ise ülkenin/toplumun menfaatlerini, güvenliğini, birlik ve bütünlüğünü korumak için düşmanla mücadele teknik ve usullerini öğrenmek üzere oluşturulan eğitim ve hizmet sistemi içinde yer almak demektir. Bu anlamıyla askerlik de vergi gibi bir vatandaşlık görevidir. Askerlik yapmak vatandaş olarak yerine getirmek zorunda olduğumuz bir yükümlülüktür. İnsanların canlarının, mallarının, namuslarının ve hürriyetlerinin ortak birer değer olarak korunması gerekmektedir. Kimsenin ‘Başkaları benim değerlerimi korusun, ben burada bekleyeyim.’ deme hakkı yoktur. Askerlik yapmakla mükellef olanların muhtelif gerekçelerle bu görevden kaçınmaları, o toplumda yaşayan bireylerin haklarına riayet etmemek ya da sahtekârlık yapmaktır. Diğer taraftan bir Müslüman, başka bir ülkeye izin alarak girse dahi o ülkenin kurallarına uymakla, görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Aksi halde ihanet etmiş ve günah işlemiş olur. Ancak askerlik yapamayacaklarla ilgili devletin koymuş olduğu şartları hakikaten taşıyanlar için bir vebal söz konusu değildir. Netice itibariyle her insanın vatandaşı olduğu ülkeden beklediği hakları olduğu gibi, yerine getirmekle yükümlü olduğu görevleri de vardır. İnancı, sosyal ve kültürel yapısı her ne olursa olsun toplum halinde yaşamanın insana yüklediği belli birtakım sorumluluklar bulunur. Bu sorumlulukların temel dayanağını kamu yararı teşkil etmektedir. Toplumu oluşturan bireylere fert olarak yüklenen sorumluluklar, onların toplum olarak faydalarına yöneliktir. Her sorumluluk, dolaylı ya da doğrudan bir şekilde yine bireylere hak olarak döner. İhlal ve ihmal edilen her sorumluluk, bir anlamda bireysel ya da toplumsal hakkın çiğnenmesi olarak nitelendirilebilir. Ayrıca hemen her hukuk sisteminde hak-yükümlülük dengesi evrensel bir ilkedir. Dolayısıyla her Müslümanın ister İslamî olsun ister olmasın, devletle olan ilişkilerinde dürüst ve haklara riayetkâr olması ve üzerine düşen vergi ya da askerlik gibi vazifeleri yerine getirmesi dinî hassasiyetinin bir gereğidir. KÜLTÜR VE MEDENİYET