Akaid, akd kökünden türetilmiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Akîde, sözlükte "gönülden bağlanılan, düğüm atmışçasına sağlam inanılan şey" demektir. Dinî literatürde akîde, “inanılması zorunlu olan ilke” (iman esası, mü'menün bih), çoğulu olan akaid kelimesi ise “İslâm dininde inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümleri” anlamına gelmektedir. Buna göre, dinin temel kural ve hükümlerini oluşturan iman esaslarından bahseden ilme de akaid ilmi denir.

İslâm akaidinin ilk ve en önemli kaynağı Kur’ân-ı Kerîm, daha sonra da sahih hadislerdir. İslâm akaidini oluşturan esaslar, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde hiçbir yoruma mahal bırakmayacak şekilde açık, yalın ve sade olarak yer almıştır. Kur’an’da Allah’a, Peygamberlerine, kitaplara, meleklere, âhirete, kazâ ve kadere iman konusuna temas eden ve yer yer ayrıntılı bilgiler veren birçok âyet vardır. Hadis kitaplarının “iman, enbiya, tevhid, cennet, cehennem, kader, kıyamet” gibi bölümlerinde, iman esaslarıyla ilgili çeşitli açıklamalar yer almaktadır. Bu sebeple de Kur’an âyetleri ile başta mütevâtir hadisler olmak üzere sahih hadisler akaidin temel kaynaklarını teşkil eder. Duyu organlarının verileri ve akıl her ne kadar akaid ilminin kaynakları arasında ise de, bu ikisi doğrudan doğruya dinî prensiplerin ve iman esaslarının belirlenmesinde kaynak sayılmazlar. Akıl ve duyu organlarının verileri, daha çok âyet ve hadislerin belirlediği esasların açıklanması, yorumu ve ispatlanması konusunda malzeme oluştururlar, nakli desteklerler. Bu sebeple iman esaslarının belirlenmesinde tek kaynak vahiydir. İslâm akaidini oluşturan esaslar, hem kesin delile dayanmaktadır hem de apaçıktır. Zamana, mekâna, fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez. Bu hükümler bir bütün teşkil edip, bölünme kabul etmezler. Yani bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz.

Akaid ilmi, İslam dininin inançla ilgili hükümlerinden bahseden bir ilimdir. Akaid ilminde Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları, fiilleri konuları ele alınır. Daha sonra meleklere iman konusu ele alınır. Ardından Allah’ın gönderdiği peygamberler ve onlar vesilesiyle insanlığa gönderilen ilahi kitaplar konu edilir. Son olarak da ahiret ve ahiretteki durumlar ile kaza ve kadere iman, akaid ilminin diğer önemli konularını oluşturur. Dolayısıyla akait ilmi İslam dininin temel inançlarını ve bunlara dair inanç meselelerini izah eden temel İslam ilimlerinden biridir.

Akaid ilminin gayesi, Müslümanlara İslam dininin inanç esaslarını ve bunlara dair hakikatleri öğreterek insanlara dünyada huzurlu bir hayat yaşatarak ahirette ebedi mutluluğa kavuşturmaktır. Akaid ilmi bu gayeyi gerçekleştirirken şu görevleri yerine getirmiş olur. 1- İman esaslarının ispatını, izahını ve yorumunu yapmak. 2- Taklidî bir imandan tahkikî iman derecesine ulaşmanın yollarını göstermek. 3- Doğru inancı ve hakikati arayanlara rehberlik etmek. 4- Sapık düşünce sahiplerinin görüşlerini ve İslam’a yönelik itirazları çürütmek. 5- Allah’tan başka ilah olmadığını gönüllere yerleştirerek, müminlerin ihlasla ve makbul ameller yapmalarına yardımcı olmak.

Akaid ilmi insanlara inanç esaslarının öğretilmesi ve benimsetilmesinde, Kur’an ayetlerini ve hadisleri esas alırken, pozitif bilimin ve aklın verilerini de kullanır. İman esaslarını açıklarken, bilim ve akıldan da yararlanır. Bu bakımdan akaitte hem naklî hem de aklî delillerin kullanıldığı söylenebilir. Akaid ilminde tıpkı Kur’an ve Sünnet’te olduğu gibi muhatabı ikna ve irşad etme, ümit verici olarak sevindirme ve müjdeleme temel prensiplerdir.

Akaid ilminin diğer İslami ilimler arasında çok önemli bir yeri vardır. Hatta Akaid ilminin, İslami ilimlerin en önemlisi ve mertebesi en yüksek olanı olduğu ifade edilir. Zira her şeye gücü yeten, insanlara peygamberler ve kitaplar gönderen bir yaratıcının varlığı kabul edilmediği sürece tefsir, hadis, fıkıh, ahlak, tasavvuf gibi ilimlerden söz etmek mümkün değildir. İslami ilimler bir binaya benzetilirse, dinin inanç esaslarını ele alan akaid ilmi bu binanın temeli, diğer İslami ilimler ise, binanın katları ve bölümleri gibidir. Temelsiz bir bina düşünülemeyeceği gibi akaid ilmi olmaksızın diğer İslami ilimler de düşünülemez. Çünkü akaid esaslarına inanılmadan, dinin namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetleri; cihad, ticaret, ziraat ve günlük yaşayış gibi muameleleri kapsayan fıkhi hükümler ile güzel ahlak ve tasavvufî incelik ve âdaptan bahsetmek mümkün değildir.

İslam akaidinin ilk ve en önemli kaynağı Kur’an-ı Kerim, daha sonra da sahih hadislerdir. İslam akaidini oluşturan esaslar, Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde açık bir şekilde yer almıştır. Kur’an’da Allah’a, peygamberlerine, kitaplara, meleklere, ahirete, kaza ve kadere dair bilgiler veren birçok ayet-i kerime vardır. Yine hadis kitaplarının, iman, enbiya, tevhid, cennet, cehennem, kader, kıyamet gibi bölümlerinde iman esasları ile ilgili birçok ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Felsefe ve pozitif bilimlerin başlıca aracı olan akıl ile duyu organlarının verileri de akaid ilminin yararlandığı kaynaklar arasındadır. Ancak aklın ve duyu organlarının verileri, dinî prensipler ve iman esaslarının belirlenmesinde doğrudan ve belirleyici bir kaynak değildir. İman esaslarının belirlenmesinde yegane kaynak vahiydir. Yani Kur’an ayetleri ve mütevatir hadislerdir. Akıl ve duyu organlarının verileri, daha çok ayet ve hadislerin belirlediği esasları açıklamak, yorumlamak ve ispatlamak faaliyetlerinde malzeme hükmündedir. Akaid ilmi Müslümanların en başta öğrenmesi gereken ilimdir. Zira bir Müslümanın Allah’a karşı kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirebilmesi, inançlarına, ibadetlerine ve ahlakına yön verecek iman esaslarını en doğru ve en iyi şekilde öğrenmesine bağlıdır.

İman kelimesi, sözlükte “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek ve doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde yürekten inanmak” anlamına gelir. Terim olarak “Hz.Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümleri tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip, bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak” demektir. Hz. Peygamberin Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen hususlar, Kur’ân ve mütevatir hadislerle bildirilen hükümlerdir. Bunlar dinimizde kesinlik ifade ettikleri için bunların inkar edilmesi kişiyi imandan çıkarır. Dinen inanılması mecburi olduğu için bunlara “zarûrât-ı diniyye” denir. Mütevatir hadis: Yalan üzere birleşmeleri imkansız olan çok sayıda insanın aynıyla rivayet ettikleri haberdir.

İman, Hz. Peygamber’in haber verdiği, ve tevatür yoluyla bize kadar ulaşan bazı bilgileri, kişinin kendi arzu ve iradesiyle kabullenmesi ve bunlara gönülden inanması demektir. Öyleyse iman kalple ilgili bir husustur. İman elle tutulur, gözle görülür bir nesne değildir. Her inanan kişi neye inandığını bilir. Fakat her bilen inanan değildir. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilmesi için, kişinin gönlünde kendi iradesiyle teslim olması ve tasdik etmesi gerekir. Nitekim Kur’an bize Yahudi ve Hristiyanların Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hak peygamber olduğunu kesin bildiklerini fakat kıskançlıklarından dolayı onun peygamberliğini kabul ve tasdik etmediklerini bildirir.[1] Bu bize imanın, bilmekten daha ileri bir şuur ve irade gerektiren bir iş olduğunu gösterir. İmanın kalbin tasdiki olduğunu gösteren ayet ve hadisler vardır. Allah Teala, münafıklar hakkında: “Ey peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenler ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin”[2] buyurarak, imanın kalbin tasdiki olduğunu belirtmiştir. Yine Cenâb-ı Hak ebedi olarak cennete girecek ve kendilerinden hoşnut olacağı kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: “İşte onların kalbine Allah imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir”[3] Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin devamlı yaptığı şu dua da iman açısından kalbin önemini gösterir “Ey kalpleri evirip çeviren Rabbim! Kalbimi dininde, Sana itâatte sabit kıl!”[4] Görüldüğü üzere, imanın aslı, kalbin inanılacak şeyleri tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmediği sürece mü’min olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip, inandığı halde inancını diliyle söylemeyen kimse, ahirette mü’min kabul edilir. İnanılacak şeyleri kalbiyle tasdik ettiği halde dilsizlik gibi bir özrü sebebi ile inancını diliyle açıklayamayan kişi de aynı şekilde mümindir. Ölüm tehdidi altında olduğu için kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mü’min sayılır. Şu olay buna güzel bir örnektir: Hazret-i Ammâr müşriklerin zulüm ve eziyetlerine karşı sarsılmaz bir imanla ve sabırla göğüs geren Müslümanlardandı. Kureyş müşrikleri, yine birgün onu yakalamışlar, başını kuyunun içine batırarak nefessiz bırakmak suretiyle işkence yapmışlardı: “−Muhammed’e hakâret edip, Lât ve Uzzâ’yı medhedinceye kadar seni bırakmayacağız!” dediler. Lât ve Uzzâ’ya inandığını söyleyinceye kadar işkencelerine devam ettiler. Allâh Rasûlü’ne: “−Yâ Rasulallâh! Ammar kafir olmuş!” diye haber verildi. Peygamber Efendimiz ise: “−Hayır! Ammâr, tepeden tırnağa kadar îmanla doludur! Îman onun etine ve kanına kadar içine işlemiştir!” buyurdu. O esnâda Ammâr -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Mübârek sahâbî ağlıyordu... Âlemlerin Efendisi onun gözyaşlarını eliyle silerken: “−Sana ne oldu?” diye sordu. Ammâr -radıyallâhu anh-: “−Yâ Rasûlallâh! Beni Sana hakaret ettirmedikçe, putların da Sen’in dininden daha iyi olduğunu söyletmedikçe bırakmadılar!” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “−Sen bunları söylerken kalbin nasıldı?” diye sordu. Ammâr: “−Kalbim Allah’a ve Rasûlüne îmânın ferahlığı içinde, dînime bağlılığım da demirden daha sağlamdı!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem bir taraftan onun gözyaşlarını eliyle silerken diğer taraftan da: “−Ey Ammâr! Eğer onlar bir daha bu söylediklerini tekrarlatmak için seni zorlarlarsa, tekrar söyleyiver!” buyuruyordu. Bu hadise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu: “Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allâh’tan bir gazap gelir ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.”[5]

İkrar, kalpte bulunan inancın dil ile söylenmesi ve açığa vurulması demektir. Kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemeyeceği için ondaki inancın dil ile söylenip açığa vurulması ve bu söz ve ikrar sayesinde inanç hakkında kanaate varılması gerekmektedir. Aksi takdirde kişiye hayatında ve ölümünden sonra mümin olarak mı kafir olarak mı muamele edileceği bilinemez. Bu sebeple ikrar, imanın bir parçası değil, olmazsa olmaz bir şartıdır. Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Herhangi birinin iman ettiğini ya kendi ikrarı ya da cemaatle namaz kılmak gibi mü’min olduğunu gösteren belli başlı ibadetleri yapması ile anlarız. Böyle bir durumda bu kimse mü’min olarak tanınır ve kendisine müslüman muamelesi yapılır. Mesela kişi ancak mümin olması şartıyla müslüman bir kadınla evlenebilir, kestiği hayvanın eti yenebilir. Aynı zamanda bu kimse zekat ve öşür gibi dini vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına gömülür. Bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümanlara özgü bu tür hükümler uygulanamaz. İmanda ikrarın önemini, Peygamber efendimiz şu hadisiyle dile getirmiştir: “Kalbinde buğday tanesi miktarı imanı olan ve لَااِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O’nun elçisidir) diyen kimse cehennemden çıkar.”[6] Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için, genellikle iman “Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak, kalbiyle inanmadığı halde, inandım diyenin, mü’min olmasını gerektirmez. Bu konuda bir ayeti kerimede “İnsanlardan bazıları vardır ki, inanmadıkları halde, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler.”[7] buyurulmuştur. Gönülden inanmayıp dil ile inandığını söyleyen kişiye, kalbindeki inanç veya inkarı bilinemediğinden ötürü bu dünyada müslüman gibi davranılması mümkündür. Fakat ahirette, münafık yani kâfir olduğu için, ebedi cehenneme duçar olur. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, kalbin tasdiki, imanın aslı, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı ise bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.

Gayb, müşahhas olarak görülemeyen, idrak edilemeyen insana gizli bilgiler demektir. Varlıklar ikiye ayrılır. Gözle görülüp, duyularla kavranabilenler “Şehadet alemi”, gözle görülmeyen ve duyu organlarıyla kavranamayanlara “Gayb alemi” denir. Fakat bu, aklı ve duyuları sınırlı bir varlık olan insan için geçerlidir. Allah’a göre hiçbir şey gayb değildir. Çünkü O, her şeyi görür, her şeyi bilir. Gayb alemine ait varlıklar iki guruba ayrılır: 1. Varlığını ancak Allah’ın bildiği, hakkında bir bilgi ve ipucu bulunmayan şeyler: Allah’ın ilmi, kaza ve kaderi buna örnek gösterilebilir. ”Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları, O’ndan başkası bilmez.”[8] ayetinde gaybın bu çeşidi söz konusudur. 2. Varlıkları kavranılmadığı hâlde delil ile anlaşılabilenler: Allah Teâlânın varlığı, sıfatları, melekler, cennet ve cehennem gibi, اَلَّذينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغEYBİ “Onlar gayba inanırlar...”[9] ayetinde kastedilen bu tür gaybtır. Yani mü’minler görmedikleri halde, nakli ve akli delillerle Allah’a, meleklere, ahirete, cennet ve cehenneme inanırlar. Gayba iman konusunda bize ışık tutan önemli bir olay da “Cibrîl hadisi” diye meşhur olan ve Hz. Ömer’den radıyallâhü anh gelen şu rivayettir: Ben Hazret-i Peygamber sallâllâhü aleyhi ve sellem’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde hiçbir yolculuk alameti yoktu, tertemizdi. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu. Gelip Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini dizlerinin üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: –Ey Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-! Bana İslam hakkında bilgi ver! Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- açıkladı: “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’ı haccetmendir.” Yabancı: –Doğru söyledin, diye tasdik etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: –Bana iman hakkında bilgi ver? Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- açıkladı: “Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere de yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmandır.” Yabancı yine: –Doğru söyledin! diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: –Bana ihsan hakkında bilgi ver? Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- açıkladı: –İhsan, Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allâh’a ibâdet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” Adam tekrar sordu: –Bana kıyâmetin ne zaman kopacağı hakkında bilgi ver?” Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bu sefer: –Kıyamet hakkında kendisine sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!” karşılığını verdi. Yabancı: –Öyleyse kıyametin alametlerinden haber ver!, dedi. Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- şu açıklamayı yaptı: –Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, davar çobanlarının yüksek binalar yapmakta yarıştıklarını görmendir. Bu söz üzerine yabancı ayrılıp, gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-: –Ey Ömer! Soru soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Ben: –Allah ve Rasülü daha iyi bilir!, deyince şu açıklamayı yaptı: –Bu, Cebrail -aleyhisselam- idi. Size dininizi öğretmeye geldi.”[10] Gayba yani bir varlığa görmediği halde iman etmek, gerçek imandır. Ashab-ı Kiram’ın da Hz.Peygamber’in gayba ilişkin bildirdiklerini, hiç tereddüt etmeden kabul etmeleri, imanlarının kuvvetinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, Mîrac hadisesini duyduklarında, müşrikler derhal yalanlamaya koyuldular. Ortalıkta bir dedikodu aldı yürüdü. Müşrikler bunu fırsat bilerek, mü’minleri şüpheye düşürmek ve îmanlarından caydırmak istediler. Hatta Hazret-i Ebû Bekr’e bile gittiler. Ancak o, Hazret-i Peygamber -sallâllāhu aleyhi ve sellem-’e olan tam bir îman sadâkati ve güven içinde: “–O ne söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimal yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım...” dedi. Müşrikler: “−Yani şimdi Sen O’nun, bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-: “−Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allâh’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tasdîk ediyorum.” dedi. Daha sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat O’nun mübârek lisanından dinledi ve: “–Söylediklerinin hepsi doğrudur, Yâ Rasûlallâh!..” dedi. Allâh Rasûlü -sallâllāhu aleyhi ve sellem- de, O’nun bu tasdîk edişinden gâyet memnûn kalarak tebessüm etti ve: “– Ey Ebu Bekir, sen «Sıddîk»sın!..” (beni doğrulayansın) buyurdu.[11]

1. İcmalî İman İnanılacak şeylere topluca inanmaktır. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmalî iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir. Kelime-i Tevhid: لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ (La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah!) Manası: “Allah’tan başka İlah yoktur. Hz. Muhammed O’nun elçisidir.” Kelime-i Şehâdet: أَشْهَدُ أَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasülühü.) Manası: “Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Muhammed’in, O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.” İmanın ilk derecesi ve dinin temeli budur. Gerçekte Allah’ı yegane ilah tanıyan; Hz.Muhammed‘i (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve peygamberimizin getirdiği bütün hususları da toptan kabul etmiş demektir. Çünkü diğer inanç esasları, Hz.Peygamber aracılığıyla bize bildirilmiş, onlara inanmanın gerekliliği Peygamberimiz kanalıyla bize ulaşmıştır. O halde Allah elçisini tasdik, O’nun bildirdiği şeylerde O’nu gönülden doğrulamak demektir. Kelime-i tevhid ve kelime-i şehadeti inanarak söyleyen kimsenin imanına, inanılacak bütün esasları ayrı ayrı söylemediğinden dolayı, “İcmali İman (Toptan iman)” denmektedir. Mü’min sayılabilmek için, İcmali iman yeterli olmakla birlikte kişinin, dinin diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan esasların her birini teker teker öğrenip onlara inanamalıdır. 2. Tafsilî İman İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde inanmaya tafsili iman denir. Tafsili iman üç derecede incelenmektedir: Birinci Derece: Allah’a Hz. Muhammed’in, sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın peygamberi olduğuna ve ahiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmali imana göre daha açık ve daha geniştir. Çünkü burada ahirete iman da yer almaktadır. Nitekim bazı ayetlerde Allah’a ve ahiret gününe iman birlikte vurgulanmıştır: “Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.”[12] İkinci Derece: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve azabın varlığına, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsili imanın ikinci derecesinde yer alan esasların pek çoğu bir arada şu ayette zikredilir: “Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin (tutum ve davranışları)dır.”[13] Üçüncü Derece: Hz. Muhammed‘in sallallahu aleyhi ve sellem Allah katından getirdiği ve bize kadar yalan üzerine birleşmesi aklen imkansız görülen büyük bir topluluk tarafından (tevatür yoluyla) ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir. Bir başka ifadeyle manası apaçık (muhkem) ayet ve mütevatir hadislerle sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Rasulünün bildirdiği şekliyle inanmaktır. Mesela namaz, oruç, zekat, hac ve diğer farzları; helal ve haram olan şeyleri öğrenip, bunların farz, helal ve haram olduklarını kalpten tasdik etmek, tafsili imanın üçüncü derecesidir. Müslüman olmayan bir kimse, icmali iman ile İslam dininin kapısından içeri girer, bir diğer ifadeyle müslüman değilken müslüman olur. Fakat tafsili iman ile bir müslümanın imanı olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir müminin Allah’ı ve O’ndan geleni kalpten tasdik ettikten sonra Peygamberimizin, farz olarak bildirdiklerini farz, haramı haram, helali de helal olarak kabul ve tasdik etmesi gerekir. Hasılı, tafsili imanın üçüncü derecesi, inanılması zorunlu olan bütün inanç, ibadet ve hükümlere olduğu gibi inanmayı içerir.

Taklidi iman, kişinin delillere dayanmaksızın, ana-babadan veya çevresindeki insanlardan görerek ve öğrenerek iman etmesine denir. Bir nevi kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak oluşan imandır. İslam ulemasının çoğunluğunun görüşüne göre bu tür bir iman geçerlidir. Ancak o kişi imanını akli ve dini delillerle güçlendirmediği için sorumludur. Zira, taklidi iman inkarcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Tahkiki iman ise, delillere, bilgiye, araştırmaya ve kavramaya dayalı olan imandır. Taklidi imana göre daha şuurlu bir imandır. Kişi elde ettiği bu delillerle ileri sürülecek şüphe uyandırıcı, bir takım sapık düşüncelere karşı koyabilir ve bu imanın direncini kuvvetlendirir. Bu sebeple imanı, akli ve dini delillerle güçlendirerek, “taklit” seviyesinden “tahkik” seviyesine çıkarmak gerekir. Aslolan, her müslümanın tahkiki imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının şuurunda olmasıdır.

Amel, iradeyle yapılan, sevap veya günah kabilinden değeri olan iş ve davranışlardır. Namaz kılmak, oruç tutmak, anne babaya hizmet etmek, bir muhtaca yardım etmek, Kur’an okumak iyi amellere birer örnektir. İman ile amel birbirinden ayrı şeyler olmasına rağmen her ikisi arasında çok sıkı bir bağ ve ilişki bulunmaktadır. Ehli Sünnet: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) söz ve hareketlerine kesin ve sağlam delillerle uyan kişi. Sahabe ve onlara tabi olanlarin mezhebini ve yolunu takip eden kişi. I. Amel İmanın bir Parçası Değildir Ehli sünnet âlimlerine göre amel, imanın parçası ve rüknü değildir. Bu sebeple bütün dini esasları kalpten benimsemiş fakat çeşitli sebeplerle bunların gereğini yerine getirmemiş veya yasakları çiğnemiş olan kimse, işlediği günahı helal saymadığı müddetçe günahkâr mümin sayılmıştır. Amelin, imanın parçası olmadığı konusunda ileri sürülen deliller şunlardır: 1. Kur’an-ı Kerim’de “İman edenler ve salih amel işleyenler...”[14] şeklinde başlayan pek çok ayet vardır. Bu ayetlerde iman edenlerle salih amel işleyenler ayrı ayrı zikredilmiştir. Eğer amel, imanın bir parçası olsaydı, “iman edenler” denilince, bir de “salih amel işleyenler” demeğe gerek kalmazdı. 2. Bazı ayetlerde iman, amelin geçerli olabilmesi için şart kılınmıştır. Mesela: “Her kim mü’min olarak helal olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.”[15] buyrulmuştur. Burada iman amelin şartıdır. Eğer iman ile amel aynı şey olsaydı veya amel, imanın parçası olsaydı o zaman iman ile amel ayrı ayrı zikredilmeyecekti. 3. Bazı ayetlerde büyük günahın imanla birlikte bulunabileceği zikredilmiştir. Bunlardan birinde: “Eğer mü’minlerden iki grup birbiriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin...”[16] denilmiş, büyük günah sayılan öldürme fiilini işleyen kişilerden “mü’minler “ diye söz edilmiştir. 4. Asr-ı Saadet’ten itibaren büyük din âlimleri kalbinde imanı bulunduğu ve bunu diliyle söylediği halde iyi amelleri işlemeyen veya bazı yasakları çiğneyen kimseleri – yaptıklarını helâl ve meşru olduğunu iddia etmedikleri sürece – günahkar mümin saymışlardır. Onların diğer müslüman muamelesi görmesine karşı çıkmamışlardır. II. Amelin Gerekliliği ve İmanla İrtibatı İman ile amel, kavram ve kapsam açısından birbirinden ayrı ve farklı olmakla birlikte, etle tırnak gibi birbirine bağlıdır. Çeşitli sebeplerle ibadetlerin ve ahlaki davranışların bazısını yerine getirmemek mümini dinden çıkarmaz. Fakat olgun imana erişmek, imanı üstün bir dereceye çıkarmak ve Allah’ın vaadettiği nimetlere kavuşmak için, ibadet ve salih amelller gereklidir. Kalpte gizli kalmış hayata yansımamış güzel ameller ortaya çıkarmayan iman, meyvesiz bir ağaca benzer. İyi ameller ve güzel ahlak hem imanı kuvvetlendirir, hem de mü’mini iki dünyada mutlu kılar. Namaz, oruç gibi ibadetlerin farz olduğunu kabullendiği halde kişi, farzları yerine getirmez, haramları işlerse, imandan çıkmaz fakat imanının olgunluğunu yitirmiş ve onu tehlikeye düşürmüş olabilir. Yusuf aleyhisselamın şu duası dilimizden düşmemelidir: “Canımı Müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!”[17] III. Ehl-i Sünnete Göre İmanın Artması ve Eksilmesi 1. İman, inanılması gereken hususlar yönünden artmaz ve eksilmez. Herkes aynı şeylere iman etmekle yükümlüdür. İmam Ebu Hanife bu konuda şu güzel açıklamayı yapmıştır: “İman artmaz, eksilmez. Çünkü imanın artması, ancak küfrün eksilmesiyle; imanın eksilmeside küfrün artmasıyla mümkün olabilir. Bir şahsın aynı anda hem mü’min, hem de kâfir olması ise yanlış bir düşünce şeklidir.”[18] 2. İman, nitelik yönünden artma ve eksilme gösterebilir. Kiminin imanı kuvvetli ve olgun, kiminin zayıftır. Mesela İbrahim aleyhisselâm ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini Allah’tan istemiş, Yüce Allah’ın “İnanmadın mı?” sorusuna, “Hayır, inandım, fakat kalbimin mutmain olması için görmek istedim”[19] cevabını vermiştir. Kur’an-ı Kerim’deki “Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artıran kimselerdir”[20] ayeti yanı sıra imanın artıp eksildiğini ifade eden diğer ayetler[21] ve hadisler, imanın sayı ve hacim bakımından artıp eksilmesini değil keyfiyet bakımından kuvvetli veya zayıf oluşunu göstermektedir. IV. Büyük Günah Büyük günah bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir nass bulunan günahlar için kullanılır. Büyük günahların en büyüğü Allah’a ortak koşmak (şirk) ve Allah’ı inkar etmektir (küfür). Peygamberimiz bir hadisinde: “Size büyük günahların en büyüklerinden haber vereyim mi? Bunlar: Allah’a ortak tanımak, ana, babaya itaatsizlik ve yalancı şahitliktir.”[22] buyurmuş, bir başka hadislerinde ise “sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, riba, savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır.” diyerek yedi tanesini zikretmiştir.[23] Kalbinde inancı olup bunu diliyle söylediği halde şirk ve küfür dışındaki büyük günahların birini işleyen kimse, işlediği günahı helal saymıyorsa mümindir. Yüce Allah böyle bir kimseyi ahirette dilerse affeder, dilerse günahı ölçüsünde cezalandırır. Neticede imanlı olduğu için cennete koyar.[24] “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin...”[25] anlamındaki ayette savaşanlar “mümin” olarak nitelenmektedir. “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün ...”[26] ayeti de buna delildir. Hz. Peygamber “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur deyip bu inancı üzere ölen kimse cennete girer.” buyurmuş, Ebu Zerr'in sorusu üzerine bunun zina ve hırsızlık yapsa bile geçerli olduğunu belirtmiştir.[27] V. İmanın Geçerli (Sahih ) Olmasının Şartları 1. Kişi, ümitsizlik (ye’s) halinde iman etmiş olmamalıdır. Son nefeste ilahi azabı gördükten sonraki iman geçerli değildir.[28] 2. Mümin kişi inkara ve dini yalanlamaya alamet sayılan bir davranış içinde olmamalıdır (puta tapmak, haramı helal saymak vb.). 3. İslami hükümlerin hepsi bir bütün kabul edilip hiçbirinin yerine getirilmesinden çekinmemelidir. 4. Mü’min, ne Allah’ın rahmetinden ümitsiz, ne de gazabından emin olmalıdır. Korku ile ümit arasında bulunmalıdır.[29][30]

Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, bu dünyada mü’min olarak kabul edilmesi, İslam toplumundan dışlanmaması gerekir. Çünkü dünyada insanlara zahire göre ve inancını ikrara göre muamele yapılır. İçten inanıp inanmadığını tespit etmek ise ahirette Allah’a mahsustur. Nitekim bir ayette şöyle buyurularak, bu gerçek dile getirilmektedir: “...Size selam verene dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mümin değilsin’ demeyin....”[31] Hz. Peygamber de kelime-i tevhidi söyleyenin Müslüman kabul edilmesi gereğine işaret etmek için şöyle buyurmuştur: “ ‘İnsanlar, Allah’tan başka Tanrı yoktur. Hz. Muhammed O’nun elçisidir.’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dini cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.”[32] Kalpten inanmadığı halde inandığını söyleyen kimse olarak tanımlanan münafığın bile, kalbindeki inancını bilemediğimiz için, bu dünyada müslüman gibi işleme tabi tutulacağı anlaşılmalıdır. Özetle söylemek gerekirse, iman, inanılacak şeyleri kalben tasdik, küfür ise inkardır. Kalpte bulunanı ancak ikrar ve dış görünüşle değerlendireceğimiz için, ikrar edeni mümin, diliyle ve davranışlarıyla inkar edeni kâfir saymak durumundayız.

[1] Bakara 2/146; En’am, 6/20. [2] Maide sûresi, 41. ayet [3] Mücadele Sûresi, 22. ayet [4] Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13. [5] Nahl sûresi, 106. ayet. Bkz. İbn Sa’d, III, 249. [6] Buhari, İman, 33; Tirmizi, Cehennem, 9, İbn Mace, Zuhd, 37. [7] Bakara sûresi, 8. ayet [8] En’am sûresi, 59. ayet [9] Bakara sûresi, 3. ayet [10] Müslim, Îmân, 1. [11] İbn-i Hişâm, II, 5. [12] Nisa suresi, 162. ayet [13] Bakara suresi, 177. ayet [14] Bkz.Bakara sûresi,277; Yunus sûresi,9; Hud sûresi,23; Ankebüt sûresi, 7, 9; Lokman sûresi,8; Fatır sûresi,7. ayetler [15] Taha sûresi,112. ayet [16] Hucurât sûresi,9. ayet [17] Yusuf suresi, 101. ayet [18] Ali el- Kâri, Şerhu’l- fıkhı’l- Ekber, s. 79. [19] Bakara sûresi, 260. ayet [20] Enfâl sûresi, 2. ayet [21] Mesela bkz. Ali İmran suresi, 173. ayet, Ahzab suresi 22. ayet, Fetih suresi, 4. ayet [22] Buhari, Edeb, 6; Müslim, İman, 38; Tirmizi, Tefsir, 5. [23] Ahmed b. Hanbel, II, 201, 214; Müslim, İman, 143-146. [24] Buhari, Vasaya, 23, Müslim, İman, 38, Ebu Davud, Vasayâ, 10. [25] Hucurat sûresi, 8. ayet [26] Tahrim sûresi, 8. ayet [27] Buhari, Tevhid. 33; Rikak; 16; Müslim; İman, 40; Tirmizi. İman. 18. [28] Mü’min suresi, 84 ve 85. ayetler [29] Yusuf sûresi, 87. ayet [30] Araf suresi, 99. ayet [31] Nisa sûresi, 94. ayet [32] Buhâri, Cihad, 102; Müslim; İman, 8; Ebu Davud, Cihad;104.

İslam sözlükte “itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, birşeye teslim olmak, selamette olmak” anlamlarına gelir. Terim olarak “Yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalben kabul etmeye ve inandığı gibi yaşamak” anlamında kullanılır. Kur’an’ı Kerim’de iman ile İslam, bazen aynı anlamda kullanılmış, bazen de farklı kavramlar olarak ele alınmıştır. İman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslam, İslam’ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslamı bir din olarak benimsemek anlamına gelir. İslam çok geniş bir kavramdır ve genel manası itibariyle teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur: ya kalben olur ki bu kesin inanç demektir, ya dille olur ki bu ikrardır, ya da davranışlarla olur ki bunlar da amellerdir. İşte İslamın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu ayette iman ile islam aynı anlamda kullanılmaktadır: “...Ancak ayetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.”[1] Eğer iman ile İslam aynı anlamda kullanılırsa, yani İslam dini, hükümleri kalbin kabullenişi ve İslam’ın bir din olarak benimsenişi anlamında ele alınırsa o zaman her mü’min müslimdir, her müslim de mü’mindir. İman ile İslam’ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mü’min, müslim olmaktadır. Fakat her müslim, mü’min olma özelliğini kazanamamaktadır. Çünkü bu anlamda İslam, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin veya organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslam daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Mesela münafık, diliyle müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimini verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada müslümanmış gibi görünebilir. Şu ayeti kerimede iman ile islam ayrı kavramlar olarak geçmektedir: “Bedeviler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama “teslim olduk” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi...”[2]

İnsanlar, iman ve inkar yönünden üç guruba ayrılırlar: Mü’min, kâfir ve münafık. Mü’min Allah’hın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve Peygamberi olduğuna ve onun haber verdiği bilgilere yürekten inanıp, tüm bunları kabul ve tasdik eden kimseye mü’min denir. Müminler iman üzere ölürlerse, ahirette cennete girecekler, orada pek çok nimetlere kavuşacaklardır. Bazı mminler dünyada günah işlemişlerse, Yüce Allah dilerse bu kişilerin günahını bağışlayarak, cennete koyar, dilerse işledikleri günah ölçüsünde cehennemde cezalandırdıktan sonra cennete koyar. Hiçbir mümin cehennemde ebediyen kalmayacaktır. Kâfir Küfür genel manada imanın zıddı olup kâfir Allah’ı ve Peygamberi inkâr eden kimsedir. Biraz açacak olursak, İslam Dini’nin temel prensiplerine inanmayan, Hz.Peygamberin Yüce Allah’tan getirdiği kesin olan ve tevatür yoluyla bize kadar ulaşmış bulunan esaslardan (zarurât-ı diniyye ) bir veya birkaçını yahut da tamamını inkar eden kimseye kâfir denir. Mesela Hazreti Muhammed (a.s.)’ın peygamber, namaz kılmanın farz, şarap içmenin haram olduğunu inkar eden, meleklerin ve cinlerin varlığını kabul etmeyen kimse kâfirdir. Kâfirler edebiyyen cehennemde kalacak ve asla cennet yüzü göremeyeceklerdir. Müşrik: Allah’la birlikte başka ilahların da olduğuna inanan kimsedir. Allah’a inanmakla birlikte puta tapanlar, yahut Allah’ın eşi, oğlu, kızı olduğunu söyleyen kimseler müşriklerdir. Bu kimseler de cehennemde ebedi azaba uğrayacaklardır. Münafık Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz.Muhammed’in peygamberliğine ve O’nun, Allah’tan getirdiklerine inandığını söyleyerek, müslüman gibi göründüğü halde, gerçekte inançsız olan kimseye münafık denir. Münafıkların içi başka, dışı başkadır. Sözü özüne uygun değildir. Münafıkların gerçekte kâfir oldukları, bir ayette şöyle ifade edilir: “İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ diyenler de vardır.”[3] Allah bu ayetlerin devamında münafıkların acı veren bir azaba uğrayacaklarını bildirir. Münafıklar, İslam toplumu için kâfirlerden daha tehlikelidirler. Çünkü onlar dıştan Müslüman görünmeleri nedeniyle gerçek durumlarını bilmek mümkün değildir. Peygamberimiz vahiy yoluyla kimlerin münafık olduğunu bildiği için onlara önemli görevler vermezdi. Hz. Peygamberden sonra insanlar için böyle bir bilgi kaynağı (vahiy) söz konusu olmadığından münafık, dünyada müslüman gibi işlem görür ancak ahirette ebedi azaba uğrar. Hem de şu ayetin bildirdiğine göre en şiddetli azaba uğrayacak olanlar da onlardır: “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.”[4]

Küfür kelime olarak “örtmek” demektir. Terim anlamı ise, Allah’ı, Hz. Peygamber’i ve onun Allah’tan getirdiği şeyleri yalanlayıp, onun getirdiği kesinlikle sabit olan dini esaslardan (zarurât-ı diniyye) bir veya birkaçını inkar etmek anlamına gelir. Sözlükte “ortak kabul etmek” anlamındaki şirk, terim olarak Allah Teâlâ’nın tanrılığı ile isim, sıfat ve fiillerinde, eşi, dengi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek demektir. Müşrikler, Allah’ın varlığını inkar etmezler. O’ndan başka ilah olduğunu kabul edip onlara da taparlar veya isimleri, sıfatları, irade ve otorite sahibi olması açısından Allah’a eş olan güç ve varlıklar kabul ederler. Şirk ile küfür birbirine yakın iki kavramdır. Aralarındaki fark küfrün daha genel, şirkin ise daha özel olmasıdır. Bu anlamda her şirk küfürdür, fakat her küfür şirk değildir. Her müşrik kâfirdir, her kâfir müşrik değildir. Çünkü şirk sadece Allah’a zat, isim ve sıfatlarında ortak koşma sonucu meydana gelir. Küfür ise, küfür olduğu bilinen birtakım inançların kabülü ile gerçekleşir. Küfür olan inançlardan biri de Allah’a ortak tanımadır. Mesela mecusilikte olduğu gibi iki tanrının varlığını kabul etmek şirk olduğu gibi aynı zamanda küfürdür. Halbuki ahiret gününe inanmamak küfürdür ama şirk değildir. Allah’a şirk koşmak günahların en büyüğüdür. Şirk ile küfrün, Allah tarafından bağışlanmayacağı, bunun dışındaki günahlardan, Allah’ın dilediğini bağışlayacağı, bir ayette ifade edilmektedir: “Allah kendine eş koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.Kim Allah’a ortak koşarsa, büsbütün sapıtmıştır.”[5]

Küfre götüren inanç, söz ve fiillerden bazıları: 1. Allah’ın adaletsizlik ve haksızlık yaptığını söylemek. 2. Allah’ın zâtı, sıfatları, isimleri, fiilleri, emir ve yasaklarıyla –şaka da olsa- alay etmek, bunları küçümseyici ifadeler kullanmak. 3. Melekleri küçümsemek, ayıplamak ve onlara sövmek. 4. Peygamberleri küçümsemek, kınamak, hafife almak ve onlarla alay etmek. 5. Kur’ân ayetlerini ve mütevatir hadisleri (birini dahi olsa) reddetmek, inkâr etmek. 6. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve azabından korkmamak. 7. Kâfir olmaya razı olmak. 8. “Bunu Allah emretse yapmam!” demek. 9. Ruhların tenasühüne (ruhun bir bedenden diğerine geçmesine) inanmak.

[1] Neml sûresi, 81. ayet [2] Hucurat sûresi,14. ayet [3] Bakara suresi, 8. ayet [4] Nisa suresi, 145. ayet [5] Nisa Sûresi, 116. ayet

Tekfir, bir kişiyi kâfir saymak demektir. İman dairesinden hangi durumlarda çıkıldığını, akaid ve kelam alimleri belirlemişlerdir. Müminken küfre düştüğü kabul edilen bir kimsenin (mürtedin) muhatap olacağı hükümleri ise fıkıh ilmi düzenler. Bu sebepledir ki tekfire karar verecek kişinin hem kelam ilminde tartışılan problemleri derinlemesine bilen, hemde fıkıh ve fıkıh usülü ilminin inceliklerini kavrayabilen, yetkili bir kimse olması gerekir. Hz. Peygamberin hayatı incelendiğinde, Mekke döneminde belirli grup ve şahısları tekfir ettiği görülmektedir. Halbuki, Medine döneminde müslümanlar arasında münafıkların varlığı bilinen bir gerçektir. Kur’an’ın pek çok yerinde münafıklar, kâfirler ve müşriklerle yanyana zikredilmekte ve aynı azaba uğratılacakları haber verilmektedir. Vahiy gibi bir bilgi kaynağına sahip olduğu için, kimlerin samimi imana sahip olduğunu, kimlerin de kâfirken, müminmiş gibi gözüktüğünü çok iyi bilen Hz. Peygamber, kişi ve gurupları tekfir etmekten sakınmış, onları Müslümanlaştırmaya gayret etmiştir. O, “Ben müslümanım” diyeni, münafık bile olsa, İslam toplumundan dışlamayı, insanların selameti açısından uygun bulmamıştır.

İslam tarihinde ilk tekfir hareketi Hariciler ile başlamıştır. Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında geçen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkan bu topluluk, başta Hz. Ali ve Hz. Muaviye olmak üzere bu savaşa katılan herkesi kâfir saymıştır. Daha sonra ameli imanın parçası saydıkları için, büyük günah işleyen herkesi tekfir eden Hariciler, İslam dünyasında anarşi ve terör tohumlarını atan ilk zümre olmuştur. Mutezile de, büyük günah konusunda Haricilerden biraz daha yumuşak davranarak, büyük günah işleyenin iman dairesinden çıktığını fakat küfre girmediğini ileri sürmüştür. Böyle bir kimsenin iman ile küfür arasında bir konumda olduğunu savunmuştur.

Ehl-i sünnet kelam bilginleri ise, büyük günah işleyenin, kâfir değil, günahkar mümin olduğunu söylemişlerdir. Tekfir konusunda, hassas ve temkinli davranmışlardır. Zamanla her mezhebin aşırı gidenleri ve mutaassıp (tutucu) olanları, diğer grup ve insanları tekfir etmeye başlamıştır. Ancak, Hz.Peygamber’in tekfir konusundaki tavsiyelerini göz önünde tutan Ehli sünnet alimleri Ehl-i kıbleden olup da, günah işlemiş bulunan bir kimseyi bundan dolayı tekfir etmemeyi, Ehl-i sünnetin temel prensipleri arasında zikretmişlerdir. Böylelikle onlar, İslam toplumunun birlik ve bütünlüğünü korumaya son derece özen göstermişlerdir. Ehl-i sünnet fıkıh alimleri de, insanları yersiz ve gereksiz bir şekilde tekfir etmenin sakıncalarını vurgulamışlardır. Alimler arasında şu görüş oldukça yaygındır: “Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz; Müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa, müftünün, o kişinin müslüman olduğunu gösteren bir delille amel etmesi gerekir.”[1] 19. asır Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Abidin, eserlerinde tekfir konusuna değinirken insaflı ve müsamahakar davranmış ve şöyle demiştir: “... Müslüman olduğu bilinen birinin sözünün tevil imkanı varsa tevil edilmeli, kâfir sayılmamalıdır.”[2]

Müslüman olduğu bilinen bir kimseyi kâfir saymak, fert açısından tehlikeli sonuçlar doğurmasının yanında, toplum hayatında kapatılmayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğünün zedelenmesine ve parçalanmaya sebob olur. Bu sebepledir ki büyük İslam bilgini ve kelâm alimi İmam Gazzali (ö. 505/1111) “Kelime-i tevhide samimi bir şekilde bağlı kaldıkları ve bu prensiple çelişki oluşturacak bir durumda bulunmadıkları sürece, yollar ne kadar farklı olursa olsun, müslümanlara dil uzatmaktan ve mezhepleri tekfir etmekten sakınılmalıdır.” demiştir. Alimleri tekfir konusunda bu denli hassas ve temkinli davranmaya sevk eden şey, iman ile küfürün sınırını belirlemenin çok önemli olması, Müslüman olduğu bilinen birini kâfir saymak durumunda onun mal ve can güvenliğinin ortadan kalkmasıdır. Ayrıca tekfir edilen kişinin selamı alınmaz, kendisine selam verilmez ve kestiği hayvanın eti yenilmez. Yine Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez, öldüğünde cenaze namazı kılınmaz, Müslüman kabristanına gömülmez ve ahirette de ebedi cehennemde kalacağına hükmedilir. Tekfir edilen kişinin toplumdan dışlanmak anlamına gelen uygulamalarla yüz yüze gelecek olması tekfir konusunda çok dikkatli davranmayı gerektirmektedir.

Bir mü’min küfür ile itham etmenin sakıncalı olduğu Hz.Peygamber’in pek çok hadisinde dile getirilmiş ve Müslümanlar bu konuda uyarılmışlardır. Bu hadislerin bazıları şunlardır: “Bizim gibi namaz kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen kimse, Allah’ın ve Elçisi’nin güvencesini elde etmiş olur. O halde böyleleri hakkında Allah’ın verdiği güvenceyi ve ahdi bozmayın.”[3] “Kim bir insanı ‘kâfir’ diye çağırırsa yahut öyle olmadığı halde ‘ ey Allah düşmanı’ derse, söylediği söz kendisine döner.”[4] “Herhangi bir Müslüman bir başkasını tekfir ettiğinde, şayet o kâfirse diyecek yok. Aksi takdirde bizzat kendisi kâfir olur.”[5] Bu konuda çok dikkat çekici bir olay da sahabeden Üsame b. Zeydin başından geçmiştir. O, şunları anlatmaktadır: Hz. Peygamber bizi bir bölük askerle düşman üzerine göndermişti. Sabaha karşı baskın düzenledik. Ben hemen bir adamı yakaladım. Bu adam Allah’tan başka tanrı yoktur dediği halde onu öldürdüm. Bunun üzerine beni bir düşüncedir aldı. Dönüşte olayı Hz.Peygamber’e anlattım. Hz.Peygamber : _ Kıyamet gününde onun söylediği La ilahe illallah’ın elinden seni kim kurtaracak? deyince, o bunu kılıç korkusu ile söylemişti, cevabını verdim. Bunun üzerine Allah Elçisi, ‘Sen onun kalbini yarıp baktın mı? La İlahe illallah’ı samimiyetle mi, yoksa silah korkusuyla mı söylediğini nasıl anladın?’ diye azarladı. Hz.Peygamber bu azarını o kadar çok tekrar etti ki, keşke önceden Müslüman olmasaydım (bu olaydan sonra Müslüman olsaydım) da bu olayla karşılaşmamış olsaydım, diye içimden geçirdim.”[6]

Hz. Peygamber’in ve onun izinde giden Ehli sünnet bilginlerinin uyarı ve tavsiyelerine rağmen bazı aşırı giden Müslümanlar, diğer bazı insanları ve grupları tekfir ederler. İnsanları yersiz tekfire götüren başlıca sebepler, bilgisizlik, taassup, hoşgörüsüzlük, çekememezlik ve menfaat teminidir. Ayrıca tekfirin, karşı tarafı mahkum etmek için hemen kullanılabilecek bir silah olduğunun düşünülmesi gafletidir.

[1] İbn Abidin, Mecmuatu’r- Resâil, l. 367. [2] İbn Abidin, a.g.e. I.342. [3] Buhari, Salat, 28; Ebu Davud, Cihad, 95. [4] Buhari, Feraiz, 29; Müslim, İman, 27. [5] Ebu Dâvud, Sünnet, 15. [6] Müslim, İman, 41; Ebu Davud, Cihad, 95; İbn Mace, Fiten, 1.

Deizm bir din değildir. Bütün dinleri reddeden ancak tanrının varlığına inanan kimselerin bir inanış şeklidir. Dinler reddedildiği için haliyle peygamberler, kutsal kitaplar, ölümden sonraki hayat yani cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. Sadece kainatı ve tabiat kanunlarını koyan, bunun ardından kainata ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Onlara göre tanrı kainatı yaratmış sonra da onu, kurulu bir saat gibi kendi işleyişine bırakmıştır. Dolayaısıyla İslam’da olduğu gibi bir kader ve kaza inancı da yoktur. Deizm inancının kaynağı, dolaysız yoldan algılarımızla tabiata ve insanın yapısına duyulan hayranlık ve bunları bir yaratanın (tanrı) olması gerektiğine olan mantıksal bir inançtır. Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüeller olmadığı için günlük yaşayışta tanrıyı inkar edenlerle (ateistlerle), aralarında bir farklılık yoktur. Dolayısıyla deistler kâfirdirler.

Ateistler, Allah’ın varlığını inkar ederler. Onların sapkın inancına göre bu kainatı yaratan bir tanrı yoktur. Melek, cennet, cehennem, kader, hesap günü gibi bütün manevi gerçekleri de inkar ederler. Dolayısıyla peygamberi ve kutsal kitapları da reddederler. Onlara göre gözün görmediği, aklın almadığı hiçbir şey gerçek olamaz, öyleyse tek gerçeklik maddedir. Buna göre atesitler kendilerinin de kabul ettiği gibi kafirdirler.

Politeistler, birden çok tanrılara inanırlar. İslam öncesi Müşrik Arapların inancı ve Afrika yerli dinleri politeizme birer örnektir. Buna göre tabiattaki farklı alanları yöneten, farklı sahalarda hüküm süren birçok tanrı bulunur. Yer tanrısı, gök tanrısı, bereket tanrısı, aşk tanrısı, yağmur tanrısı vb. Politeizmde de ilahi bir din ve peygamber ve Allah’tan gelen kutsal kitap inancı yoktur.

Agnostikler tanrının varlığının veya yokuluğunun akılla ve duyularla bilinemeyeceğini söylerler. Onlara göre dinler tanrıdan gelmemiştir. Zaten bugünkü dinlerin tanrıdan gelmiş olduğunun da ispat edilemeyeceğini, bir tanrının, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söylerler. Bu bakımdan agnostikler kendilerini, Allah’ın varlığını kesinlikle kabul eden “teizm”den de Allah’ın varlığını kesin olarak reddeden “ateizm”den de ayrı tutarlar. Fakat yaşayış olarak atesitlerden farkları yoktur. Bu bakımdan agnostikler Allah, Peygamber, Ahiret inancını reddettiklerinden ötürü kâfirdirler.