Cevap
Şefaat, sözlükte “bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddi veya manevi bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma” demektir. Dinî bir terim olarak şefaat ise; “ahirette günahkâr bir mü’minin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O’na dua etmesi, dilekte bulunması” anlamına gelir. [182]
Şefaatin en önemli şartı Müslüman olmaktır. Allah’ı ve ahireti inkâr eden kâfirlere ve münafıklara [183] , Allah’a ortak koşan müşriklere [184] ve ehlikitaba [185] ne şefaat ve ne de şefaatçilerin şefaati fayda verecektir. [186] Kendisine şefaatte bulunulacak ve günahlarının affedilmesi istenecek kişinin ilahî lutfa layık olması gerekir. Günahkâr kimseler şefaate güvenerek salih amelleri terk etmemelidirler. [187] Çünkü ahirette aracılık, Allah’ın iznine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de; “…şefaatin olmadığı” [188] ifadesinden, bunu kayıtlayan ve açıklayan naslar olmasaydı “ahirette hiçbir aracılığın ve şefaatin olmayacağı” sonucu çıkarılırdı. Hâlbuki hemen bunu takip eden ayette, “Allah’ın izniyle şefaatin olabileceği” [189] vurgulanmıştır.
Ehl-i Sünnet bilginleri, ahirette şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından [190] şefaat edilebileceğini savunurlar. [191] Bu sebeple, birçok ayette Yüce Allah’ın izniyle kendisinin dışında şefaat edeceklere istisna getirdiğinden bahsedilir:
“Rahman’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olamayacaklardır.” [192]
“Onlar O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.” [193]
“Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.” [194]
“Allah katında O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz.” [195]
“O gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” [196] Görüldüğü gibi bu ayetlerde geçen izin tabiri, ruhsat anlamına gelmektedir. Her ne kadar bu ayetlerin üslubundan, ahirette şefaatin mümkün olduğu anlaşılmakta ise de, bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefaate bel bağlamadan kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü şefaat; ahiret hayatı için kuralsız, şartsız, umumi bir uygulama olmaktan daha çok, Allah tarafından bazı şartlara bağlanmış istisnai bir durumdur. Dolayısıyla insana düşen görev, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılmak, Allah’a kulluk görevlerini yerine getirmek, ahlakını düzeltip günahlarından dolayı tevbe etmektir.
Rivayetlerde geçtiğine göre Yüce Allah’ın izniyle kendisine şefaat etme yetkisi verilecek kimselerin başında Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmektedir. Mahşerde bütün insanlar heyecan ve ıstırap içinde bulundukları bir sırada hesaplarının bir an önce görülmesi için Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek ondan şefaat dileyeceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in genel ve kapsamlı bir şefaati olacaktır. Bir rivayetten öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), her peygamberin kendine has ve kabul olunan bir duasının bulunduğunu ve onunla dua ettiğini, kendisinin ise bu duasını âhirette ümmetine şefaat etmek için yapacağını bildirmiştir. [197] Buna “şefaat-i uzmâ” (büyük şefaat) adı verilir. Bu şefaat etme yetkisi, Kur’an-ı Kerim’de “makâm-ı mahmûd” (övülen makam) adıyla anılır. Nitekim Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre: “Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.” [198] ayetinde geçen makâm-ı mahmûd Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sorulunca, “bu şefaattir” cevabını vermiştir. [199] Rivayetlerde hem Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bizzat ümmetinin günahkârlarına [200] hem de diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine şefaat etme hakları bulunduğundan bahsedilir. [201] Peygamberlerden başka âlimler, şehitler [202] , kendisini okuyanlara Kur’an-ı Kerim şefaat edecektir. [203] Ayrıca ergenlik çağına erişmeden vefat eden çocukların da anne ve babalarına şefaat edecekleri konusunda rivayetler vardır. Bu rivayetlerden bazıları şunlardır:
“Henüz ergenlik çağına ulaşmamış üç çocuğu ölen her Müslüman’ı Allah, çocuklara olan rahmet ve şefkati sebebiyle cennete koyar.” [204]
“Herhangi bir Müslümanın üç çocuğu ölürse, o kimseye cehennem ateşi ancak Allah’ın yemini yerine gelecek kadar kısa bir süre dokunur.” [205]
Yine bir başka rivayette Hz. Peygamber (s.a.s.):
“Sizden üç çocuğunu ahirete gönderen her kadın için, bu çocuklar cehenneme karşı mutlaka siper olur.” buyurdu. İçlerinden bir kadın: “Bu durum iki çocuk gönderenler için de geçerli midir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.): “Evet, iki çocuk gönderen için de durum aynıdır.” cevabını verdi. [206]
Bütün bu ayet ve hadislerden çıkan neticeye göre, Yüce Allah’ın kendilerine şefaat etme izni verdiği kimseler ahirette günahkâr kullara sınırlı da olsa şefaat edeceklerdir. Burada yapılması gereken, şefaate güvenerek dinî görevleri yerine getirmede gevşeklik ve ihmalkârlık göstermemektir. İnsanın asıl kurtuluşu, başta iman olmak üzere hayırlı işlere sarılmaya, ilahî emir ve yasaklara uymaya bağlıdır. Çünkü şefaate nail olabilmek için belli bir kulluk merhalesine ulaşmak gerekmektedir. “Nasıl olsa bir şefaat eden bulunur.” diyerek kulluk vazifelerimizi ihmal edemeyiz. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in son nefeslerini yaşadığı bir sırada: “Kızım Fâtıma ve halam Safiyye! Yarın Allah’ın huzuruna çıkmak için iyi işler yapmaya bakın. Şunu bilin ki, ben sizi Allah’ın azabından kurtaramam.” [207] uyarısı unutulmamalıdır.
