Sorularla İslamIX. SİYASET

Bazı kimseler, “Demokrasi bir şirk düzenidir. Yönetme ve kanun yapma Allah’a aittir.” diyorlar. Bu bağlamda beşerî kanunların hakemliğine başvurmanın hükmü nedir?

Cevap
İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet, devlet ve toplum yönetimi için belirli bir siyasi rejim, hükümet modeli ve sistem önerisinde bulunmamıştır. Onların esaslı hedefleri; yönetime hâkim olacak genel ilkeleri tespit etmek, değişmez ilahî yasalara işaret ederek insanlık için her bakımdan en uygun çerçeveyi çizmek olmuştur. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra devlet başkanlığı ve toplum yönetimi sorumluluğunu üstlenen Hulefâ-i Râşidin’in (r.a.) izledikleri yöntemler de bu genel çerçeve içinde kalmak kaydıyla dönemsel şart ve ihtiyaçlara göre farklılıklar arz edebilmiştir. Şu halde devlet yönetimi dinî olmaktan çok, dinin genel ilkelerine bağlı olmak şartıyla beşerî bir niteliğe sahiptir. İslam’ın devlet yönetiminde öngördüğü genel ilkeler özetle şunlardır: Nihai hâkimiyet Allah’a aittir. Yani yasama, yürütme ve yargı şer’î kurallarla uyumlu olmalıdır. Karar alma mekanizmalarında görüş alışverişi yani şûra esastır. Hakka teslimiyet ve kanuna itaat esastır. Bir diğer ifadeyle hukuk devleti tesis edilmelidir. Temel insan hakları güvencede olmalıdır. Görevlendirmeler adalet, ehliyet ve liyakate göre yapılmalıdır. Sosyal adalet temin edilmelidir. Açık toplum ideali korunmalıdır. İşte bu genel ilkelere uyan herhangi bir yönetim biçimi dinen de meşrudur. Söz konusu yönetim biçiminin “Monarşi”, “Cumhuriyet”, “Demokrasi”, “Başkanlık” veya “Yarı Başkanlık” ya da “Parlamenter” sistem olması bir ayrıntıdır ve bunlardan hangisinin benimseneceğine toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda karar verilecektir. Demokrasi, en genel anlamıyla “halk yönetimi” demektir. Yani yöneticiyi seçmede ve yasaların belirlenmesinde kamuoyunun genel tercihi belirleyici sayılmıştır. Halkın kendisini bizzat ve doğrudan yönetmesi kalabalık toplumlarda fiilen mümkün olmadığı için bunu sağlayacak farklı yöntemler geliştirilmiştir. Günümüzde en çok bilinen demokratik yönetim biçimi, kurulan siyasal partiler aracılığıyla yönetime talip olunması ve halkın da özgür iradesiyle bunlar arasından seçimde bulunması yöntemidir. Bu yöntemin, yukarıdaki genel ilkeler çerçevesini taşmamak kaydıyla İslam’a aykırı olduğu söylenemez. Zira Kur’an, iki ayrı ayette toplumu ilgilendiren önemli işlerin mutlaka şûra ile yani toplumsal istişare ile karara bağlanmasını emretmektedir: “İş konusunda onlarla müşavere et!” [373] ; “…Onların işleri, aralarında şûra (danışma) iledir..” [374] . Hz. Peygamber (s.a.s.) de hem bu emirlerin gereğini yerine getirmek hem de ümmetine bu alanda da örnek olmak için toplumu ilgilendiren konularda hep istişare ile karar almıştır. Öyle ki sahabiler, Hz. Peygamber (s.a.s.) kadar istişareye önem veren bir kimse görmediklerini söylemişlerdir. [375] Karar alma süreçlerinde halkın görüşünün belirleyici olduğunun en somut göstergelerinden birisi de Uhud Savaşıdır. Hicretin 3. yılında Mekkeli müşrikler savaşmak için Medine’ye yönelince Hz. Peygamber (s.a.s.), her zamanki gibi konuyu istişareye açmış, kendisi Medine’de savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını öneren çoğunluğun görüşüne uymuştu. [376] Diğer taraftan Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) vefatından sonra yönetimi kimin üstleneceği sorunu, Ensar ve Muhacirinin birlikte müzakeresi ile çözümlenmiş, yani halk karar vermiş; sonraki devlet başkanları da aynı şekilde halkın onayıyla (bey’at) işbaşına gelmişlerdir. Şu halde adına demokrasi veya başka bir şey densin, halkın doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla kendisini yönetmesi şirk göstergesi değildir. Böyle bir yönetim biçiminde farklı görüşlerin ortaya çıkması ve bunların partileşmesi de sonucu değiştirmez. İstişare demek farklı görüşlerin müzakere edilmesi demektir. Genişleyen toplumlarda farklı görüşlerin bir çatı altında partileşmesi de yadırganacak bir gelişme değildir. Tıpkı geçmişte ictihat farklılıklarının (hılâf, ihtilâfü’l-ulemâ) zamanla birer müstakil mezhep haline gelmesi gibi, farklı toplumsal talep ve görüşlerin birer siyasal parti halinde örgütlenmesi de dine açık bir aykırılık teşkil etmez. Bu yönetim tarzında önemli olan nokta, halkın iradesinin ve parti programlarının Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveyi aşmamasıdır. Esasen Müslüman duyarlılığı buna müsaade etmez. Ümmet hata ve dalalet üzerinde birleşmez. Bir diğer ifadeyle Müslüman halk, İslamî değer ve hükümlerle çelişen bir kararı zaten almaz, alamaz; şu veya bu sebeple farkında olmadan alınmış olsa bile bunu uygulamaz. Demokrasilerde kanun yapmanın yani yasamanın şirk ile ilişkisine gelince, burada önce temel İslamî yaklaşımı hatırlamak yerinde olur: İslam’a göre hukuki hâkimiyet yani yasaların meşruiyeti Allah’ın iradesinden kaynaklanır. “Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur.” [377] ; “Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın!” [378] ; “Allah ve Rasülü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” [379] ; “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Rasûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” [380] Söz konusu ilahî iradenin açık ve kesin buyrukları herkesi bağlayıcı olarak ve değişmemek üzere yürürlüktedir. Fakat doğrudan ele almadığı konularda bu iradenin hayata aktarılması, hukuki boşlukların doldurulması, yeni ortaya çıkan meselelerin bu çerçeveye uygun olarak çözümlenmesi, daha açık ifadesiyle yeni yasaların çıkarılması ise içtihatla olur. Bir yasama faaliyeti olarak da değerlendirilebilecek olan içtihat, beşerî bir faaliyet olup Müslüman âlimler ve uzmanların, klasik literatürdeki isimlendirmesiyle ehlü’l-hal ve’l-akd denen heyetin müşterek çalışmasıyla somutlaşır. Bu iş bizzat yasama meclislerinde gerçekleşebileceği gibi, istişare kurullarında da gerçekleşebilir. Öyleyse yasamanın kaynak ve yöntemleri İslam’a göre meşru olduğu sürece, ilgili meclis ya da kurulların çıkardığı yasalar da meşrudur. [381] Bu bağlamda söz konusu olabilecek ihlaller varsa, dinî kurallar göz ardı edilerek usulüne uygun olmayan yasalar çıkarılmışsa bir günahtan bahsedilebilir. Ama unutulmamalıdır ki, Ehl-i Sünnet itikadına göre amel imandan bir cüz değildir ve büyük günah, onu işleyeni kâfir/müşrik yapmaz. Demokrasi denince halk iradesi ve idaresi adına bazı seküler veya nasyonal yönetim biçimlerinin varlığını ileri sürerek olgunun kendisini gayrimeşru ilan etmek sağlıklı bir değerlendirme olmaz. Aynı şekilde Batı tecrübesini tek örnek gibi görüp parti yapılanmasını, muhalefet örgütlenmesini “fitne” saymak da kötü uygulamanın esası perdelemesi anlamına gelir.