Sorularla İslamIX. SİYASET

Rejim ve devletin tekfir edilmesinde olduğu gibi, devletin savcısı, hâkimi, polisi ve askeri de tekfir edilecek midir?

Cevap
Ehl-i Sünnet inancına göre, ilahî hükümlerin uygulanmaması bir rejimin veya devletin İslam dışı kabul edilmesi için kendi başına yeterli değildir. İslam’ın kat’î naslara dayalı kesin inanç ve amel esaslarını inkâr, İslamî değerleri tahkir ve Müslümanlara karşı inançlarından dolayı düşmanlık beslemek gibi tutum ve davranışlar küfrü gerektirir. [401] Dolayısıyla İslamî kuralları inkâr etmemekle birlikte onları uygulamayan devlet yöneticileri, sırf bu tutumları sebebiyle tekfir edilemezler. Olsa olsa uygulamadıkları için günah işledikleri söylenebilir. Tıpkı inandığı halde namazını kılmayan, miras taksimini nasların belirlediği hisselere göre yapmayan Müslümanlar gibi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) farklı hadislerinden anlaşıldığına göre kelime-i tevhidi söyleyenler, kıbleye yönelip namaz kılanlar ve Müslümanların kestiği hayvanın etini yiyenler tekfir edilmezler. [402] Bir Müslümanı tekfir etmek çok büyük sorumluluk doğuracağından bu konuda son derece dikkatli ve duyarlı olmak gerekir. Zira Allah Rasûlü (s.a.s.), Müslümana “kâfir” diye hitap eden kimsenin kendisinin küfre gireceğini haber vermiştir. [403] Bu hassasiyeti her zaman göstermiş olan İslam âlimleri, bir kişiyi tekfir edebilmek için onun kalbinde bulunan inancı mutlaka bilmek gerektiğini söylemişler, buradan hareketle de bir kâfiri Müslüman kabul etme hususundaki yanılmayı bir Müslümanı kâfir kabul etmekteki yanılgıdan daha hafif bulmuşlardır. Hatta “100 ihtimalden 99’u kişinin kâfirliğine, biri de Müslümanlığına imkân tanıyorsa onun Müslüman olduğuna hükmedilir.” demişlerdir. [404] Bu bağlamda, İslam inanç ve değerlerini açıkça reddeden bir devletin memuru olarak görev yapan yargı ve emniyet mensupları sırf bu sıfatları yani o devletin memuru olmaları dolayısıyla kâfir olmazlar. Bu kişiler, içinde yaşadıkları toplumun huzur ve asayişi için gayret sarf edebilirler. Dinin açıkça yasaklamadığı işlemleri yapabilir, bunun karşılığında maaş alabilirler. Her ne kadar farklı yorumlamalara açık olsa da tıpkı Hz. Yusuf’un (a.s.), imanı ve inkârı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Mısır kralının hükümetinde maliye bakanlığı yapması gibi. Fakat İslam’a aykırılığı aşikar olan görevleri yerine getirmek bunun dışındadır. “İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” [405] ayeti bu husustaki temel tavrın ne olması gerektiğini açıklamaktadır. Öyle durumlarla karşılaşan memur yapabildiği ölçüde emredilen günah işi yerine getirmekten kaçınır; kaçınamadığı durumlarda söz konusu görevi bırakır ve kendisine dinen meşru olan bir başka iş bulur. Bu da mümkün değilse, oradan bir başka yere hicret eder. Konuyu bitirmeden, farkında olmadan bazı yanlış inançları benimseyen kimsenin tekfir edilip edilemeyeceği meselesine değinmek yerinde olacaktır. İslam âlimlerinin çoğunluğuna göre gerek inanç gerek amel konularındaki bilgisizlik mazeret kabul edilmiştir. Böyle olmakla birlikte mazeretin sürekli olması da doğru bulunmamış, bundan dolayı Müslümanın öncelikle insanı küfre düşüren inanç ve davranışları öğrenmesi ihmal edilemeyecek dinî bir görev sayılmıştır. [406] 61. “Kâfirlere karşı dostluk beslemek, sömürgeci güçlerle diyalog kurmak haramdır. Bunlarla ancak cihad vardır. Bugün ehlikitap yoktur, ehlişirk vardır.” diyorlar. Bütün bu söylenilenler doğru mudur? Dostluktan kasıt; sevgi beslemek, hoş görmek, sırdaş edinmek, çok samimi davranmak, Müslümanları dışlayarak onlarla beraber olmak ise, kâfirlerle bu anlamda dostluk kurulamayacağı birçok ayette vurgulanmıştır: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [407] ; “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [408] ; “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının.” [409] ; “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” [410] Fakat onlarla komşu olup bir arada yaşama kuralları doğrultusunda iyi ilişkiler kurmak, alış-verişte bulunmak ve insani çerçevede yardımlaşmak bu kapsamda değerlendirilmez. Bunlar meşrudur; hatta meşruiyetin ötesinde müstahsendir. Zira Kur’an ve Sünnet’in insanlığa sunduğu “hayat çağrısı” ile Müslümanların sahip olduğu ahlaki erdemler, kurulacak bu iyi ilişkiler yoluyla onlar tarafından tanınır ve zamanla benimsenmesinin kapıları aralanır. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti yanında özellikle; “…Artık onlar sizi bırakıp çekilir de sizinle savaşmazlar ve barış teklif ederlerse, Allah onlara saldırmanıza izin vermez” [411] ; “Bu yüzden biz İsrailoğullarına bildirdik ki, bir cinayetin veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanın cezası olarak işlenmesi dışında, kim bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur; kim de bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur…” [412] ; “Eğer onlar barışa yönelirlerse, sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven!..” [413] ; “İçlerinden zulmedenler hariç, ehlikitapla en güzel şekilde mücadele edin!” [414] ; “Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz. Allah, yalnızca din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa, gerçek zalimler işte onlardır.” [415] meâlindeki ayetleri, toplumlararası ilişkilerdeki ilkesel tavrın barış içinde bir arada yaşama yönünde olduğunu göstermektedir. Genel ilke bu olmakla birlikte Müslümanların inançlarına ve varlıklarına düşmanlık besleyenlerle de mücâdele edilir. “Fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!..” [416] mealindeki ayetler, gerektiğinde bu mücadelenin en ağır şekli olan savaşın da gündeme gelebileceğine işaret etmektedir. Burada tekrar ifade edilmelidir ki, savaş en son seçenektir ve Müslüman varlığını koruma amacına matuftur. Bu sebepledir ki, İslam’ın ana kaynakları sırf konjonktürel gerekçeler ve dünyevî yararlarla hasmane ilişkileri tırmandırmayı doğru bulmamış; İslam ülkesi ve Müslüman varlığını korumak gibi meşru gerekçeleri bulunmayan savaşları kınamıştır. [417] İnsanın yaratılış itibariyle masum ve dolayısıyla canına kastedilmesinin haram olduğu hükmünü ilke olarak benimseyen fakihler [418] canlıları öldürmeyi, yerleşim yerlerini yok etmeyi ve çevreyi tahrip etmeyi beraberinde getireceği için savaşın özü itibariyle güzel/hasen bir olgu olmadığını belirtmişlerdir. [419] Onun içindir ki barış içinde özgürce yaşamak mümkün olduğu sürece savaş asla gündeme gelmez. Ehlikitap nitelemesi bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’de genellikle Yahudi ve Hristiyanlar için kullanılmıştır. Ayetlerde otuz bir defa geçen bu tamlama yanında “Ehlizikir, Ehliincil, yehûd ve nasârâ” tabirleriyle de aynı kesim kastedilmiştir. Günümüzdeki Yahudi ve Hristiyanların okudukları Tevrat ve İncil, Ehlikitap ile ilgili ayetlerin Hz. Peygamber’e (s.a.s.) indiği zamandaki kitapların aynısı, bunların inanç biçimleri ve ibadetleri o zamandakilerin inanç ve ibadetleriyle aynı, keza Müslümanlara karşı tutumları da aynı olduğu için bu gün yaşayan Yahudi ve Hristiyanlar da ehlikitap sayılır. Dolayısıyla Kur’an ve Sünnet’in ehlikitaba yönelik hükümleri aynen bugün yaşayanlar için de geçerlidir. Ehlikitapla bir toplumda yaşamak söz konusu olduğunda nasıl bir ilişki tarzı geliştirileceğinin temel parametrelerini şu ayetlerde bulmak mümkündür: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız’.” [420] ; “İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: “Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir (aynı ilahtır). Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz.” [421] ; “(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.” [422] ; “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının.” [423] ; “Bu gün size temiz ve hoş şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlarla daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkâr ederse bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o ziyana uğrayanlardandır.” [424]