Islam in QuestionsII. HZ. PEYGAMBER (S.A.S.), SAHABE, SÜNNET VE BİD’AT

Bazıları Ehl-i Beyt’ten olmayan sahabiye dil uzatıyor. Sahabiye bakışımız nasıl olmalıdır?

Answer
Dost ve arkadaş anlamına gelen sahabi sözcüğü, terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ile uzun süre birlikte olan, onun sohbetlerine ve savaşlarına katılan kimselerdir. Kısaca Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çevresindeki dostlarıdır. [154] Kur’an-ı Kerim’de ilk Müslümanlardan olan Hz. Ebû Bekir’den söz edilirken Hz. Muhammed’in arkadaşı tabirinin kullanılması anlamlıdır. [155] Müslümanlar nezdinde sahabinin önemi ve değeri büyüktür. Çünkü onlar, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakınında yer alıp sohbetinde bulunmuşlar, onu himaye edip sünnetini kendilerinden sonraki nesillere aktarmışlardır. İslam’ın yayılmasında büyük fedakârlıklardan kaçınmayan sahabe, Kur’an’ın nüzulüne de şahitlik etmişlerdir. Sahabi kuşağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra İslam’ın temsilcileri olarak yaşamış, gerek Hicaz bölgesinde gerekse fethedilen yeni bölgelerde İslam’ı güçleri nispetinde duyurmuş ve öğrenciler yetiştirmişlerdir. Bu sebeple sahabenin İslam ilim tarihinde olduğu kadar; iman, amel, edep, zühd, vera, takva gibi dinî-ahlaki alanlarda da müstesna bir konumu vardır. Bundan dolayı onlar Kur’an’da ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde övülmüşlerdir. İslam’ın yayılması ve kuvvetlenmesinde hiçbir özveriden kaçınmayan sahabe hakkında birçok ayet vardır. Onlardan bazıları şöyledir: “İslam’ı ilk önce kabul eden Muhacirler ve Ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” [156] “Bu mallar özellikle, Allah’tan bir lütuf ve Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir. Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” [157] “(Ey Muhammed!) Allah, ağaç altında sana biat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur...” [158] “Muhammed Allah’ın Resulüdür; onunla beraber olanlar da, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler.” [159] Bu ayetlerde; Muhacir, Ensar, Bedir ehli, Rıdvan Bey’atine katılanlar ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sohbetinde bulunan bütün sahabe övülmüştür. Yüce Allah yine bu ayetlerde, sahabeden sonra gelenleri de, kendilerinden önce gelmiş olan sahabeye mağfiret dileyen, Allah’a kalplerinde iman edenlere karşı bir kin bırakmaması için dua eden kimseler olarak nitelendirmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadiste onlardan övgüyle söz etmiştir: “Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni göreni görene!” [160] “En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.” [161] “Ashabıma hakaret etmeyiniz. Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altını sadaka olarak dağıtsa (bunun sevabı), sahabelerden birinin bir avuçluk (hurma) sadakasına erişmez, (hatta) yarısına bile ulaşmaz.” [162] “Kim ashabıma hakaret ederse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” [163] Bir Müslümana hakaret etmek veya onu küfre nispet etmek çok büyük bir günah olunca, Yüce Allah’ın ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in övdüğü, sövülmemesini emrettiği ashaptan birine küfretmenin günahı elbette çok daha büyük olacaktır. Görüldüğü gibi Kur’an ve hadislerde açıkça, Yüce Allah’ın Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakın arkadaşları olan ashab-ı kiramdan razı olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu nasların her biri, sahabenin adalet ve güvenilirliğine delil teşkil eder. Ama bütün bu naslara rağmen İslam tarihinde Hâricîler ve Şia mezhebi mensupları, ilk Müslümanlar arasında meydana gelen Cemel ve Sıffîn vak’alarında Hz. Ali karşısında saf tutan sahabileri tekfir etmekle kalmamışlar, onların adalet ve güvenilirliklerini tartışmaya açmışlardır. Ehl-i Sünnet ise sahabilerinin her birini hayırla anmak gerektiğini ifade etmiş, ayrıca naslarla adaleti isbat edilmiş olan sahabeye tan etmekten şiddetle kaçınmanın gerekliliği üzerinde durmuşlardır. [164] Eğer birisinin sahabi olduğu, Kur’an-ı Kerim’de doğrudan ya da Hz. Ebû Bekir hakkında olduğu gibi, delalet yoluyla belirtilmişse [165] onu inkâr etmek dinden çıkma sebebidir. Çünkü bu, Kur’an’ın bir ayetini inkârdır. Kur’an-ı Kerim’de kendisi ile ilgili açık bir ifade bulunmayan bir sahabinin, sahabi olmadığını söylemek ise küfrü gerektirmese de, Müslümana yakışan bir davranış değildir. Çünkü onlar İslam için canlarını ve mallarını feda etmişler, Cenâb-ı Hakk’ın övgüsüne mazhar olmuşlardır. [166] Elbette sahabenin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e yakınlık derecesi farklı farklı olmuştur. Örneğin Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi sahâbiler onunla daha yakın ilişki içinde bulunmuşlardır. Ehl-i Sünnet âlimlerince sahabenin tümü güvenilir kabul edilmiş ve fıkıh ilminde onların görüşleri kaynak olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple biz Müslümanlara düşen görev, ehl-i beytten olan veya olmayan şeklinde bir ayırım yapmadan ashabın hepsini hayırla anmak, kendi aralarında ortaya çıkan hususları ise Allah’a bırakmaktır.