Islam in QuestionsVIII. SAVAŞ HUKUKU

İslam’da cihad nasıl anlaşılmalıdır?

Answer
Sözlükte; gayret etmek, isteğinde ısrarlı olmak, bütün gücünü sarf etmek, eziyet ve meşakkat çekmek gibi manalara gelen cihad, terim olarak; Allah yolunda can, mal, dil, kalem ve diğer bütün vasıtalarla çaba sarf etmek; kullar yararına mutlak adalet ve maslahat esasına dayanan ilahî mesajı insanlara ulaştırmak anlamlarını içermektedir [334] . Daha kısa bir ifadeyle cihad, yeryüzünde Allah’ın ve insanların haklarını hâkim kılmak için hem kendi üzerinde hem de başkaları üzerinde devamlı çaba harcamaktır. Buna göre cihad, başta nefs ile mücadele olmak üzere iyiliği tavsiye ve kötülükten alıkoymak, toplumda iyiliğin yayılmasına ve İslam’ın esaslarına riayeti temine çalışmak anlamına gelmektedir. Hal böyle olunca cihad kelimesi, Kur’an’ın yöntemine uygun olarak insanın bulunduğu her yer ve konumda eğitim ile uğraşmak ve nihayet din-vicdan hürriyetine engel olanlarla fiilî mücadele etmek gibi çok geniş boyutları kapsamaktadır. Savaşa henüz izin verilmeyen Mekke döneminde inen şu ayetler, cihad teriminin bu geniş anlamına işaret etmektedir: “O halde inkârcılara boyun eğme ve bu Kur’an ile onlara karşı olanca gücünle cihad et!” [335] ; “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz...” [336] Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “Asıl mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsiyle cihad edendir.” [337] şeklindeki buyruğu da, cihadın bireysel ve en önemli boyutuna işaret etmektedir. Çünkü Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda hayatını şekillendiremeyen kişi, İslam›ın güzelliklerini başkalarına da iletemez. Meşhur bir söz olarak kültürümüze yerleşen ve yanlışlıkla Hz. Peygamber (s.a.s.)’e atfedilen: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” ifadesi [338] , insanın kendi nefsine ve hevasına karşı vereceği mücadelenin daha öncelikli ve dolayısıyla daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu büyük cihadı/mücadeleyi başaran kişi, cihadın diğer boyutuna yani önce yaşadığı toplumda, sonra bütün dünyada iyiliğin ve hayrın yayılmasına katkı sağlama aşamasına geçer. İşte bu aşamada hukuk çerçevesinde kalmak kaydıyla kişi, yeri geldiğinde fiilî mücadelede de bulunabilir. Bazı kaynaklarda yer alan: “Düşmanlarınıza karşı cihad ettiğiniz gibi, hevalarınıza karşı da cihad edin.” sözü de [339] aynı yönde bir mesaj içermektedir. Haksızlıklara, toplumsal yozlaşma ve bozulmalara karşı konulan tavır da Rasûl-i Ekrem tarafından cihad olarak nitelendirilmiştir. “Cihâdın en faziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.” hadisi [340] zulüm ile mücadelenin; “Allah’ın benden önceki ümmetlere gönderdiği her nebinin kendi ümmetinden sünnetini alan ve emirlerine uyan havarileri ve sahabileri vardır. Sonra bunların arkasından yapmayacakları şeyleri söyleyen ve emrolunmadıkları işleri yapan bir takım nesiller gelir. İşte kim bunlara karşı eliyle cihad ederse o bir mü’mindir; onlara karşı kim diliyle cihad ederse o bir mü’mindir; onlara karşı kim kalbiyle cihad ederse o da mü’mindir. Bu üç tavrın dışında imandan bir hardal tanesi bile yoktur.” [341] hadisi ise yozlaşma ve sapmalarla mücadelenin, bu terimin kapsamına dâhil olduğunu göstermektedir. Hz. Âişe’nin: “Ey Allah’ın Rasûlü! Mademki cihad amellerin en faziletlisidir, öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” sorusuna verilen; “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul bir hacdır.” cevabı [342] , cihad teriminin uzandığı noktalar açısından ayrıca dikkat çekicidir. Râğıb el-Isfahânî (ö. 502/1108) ile İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350), böyle geniş açılımları olan cihadın işlevsel yönünü şöyle derecelendirirler: 1. Nefs ile yapılan cihad: Bu, gerçek dini öğrenmek, öğrendiğini yaşamak ve öğretmekle beraber, bu uğurda her türlü zorluğa katlanmakla olur ki, bunların tümünü gerçekleştiren kişi rabbanî diye isimlendirilir. 2. Şeytan ile yapılan cihad: Bu, şeytanın dine yönelik vesvese ve şüpheleriyle, haram işlemeye dair tavsiyelerine kulak vermeyip onları defetmeye çabalamaktır. 3. Kâfir ve münafıklarla yapılan cihad: Kâfirlerle yapılanı el ve kuvvetle; münafıklarla yapılanı ise dille olur ki, bu, kâfirlerle yapılan cihaddan daha zordur. 4. Zalimlerle, bidatçilerle ve harama dalanlarla yapılan cihad: Bu da önce elle, buna güç yetirilemezse dille, bu da yapılamazsa kalple olur. [343] Görüldüğü üzere cihad hem İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’te hem de bunların yoğurduğu Müslüman algı ve kültüründe öncelikle ve sadece silahlı çatışma yani savaş anlamında kullanılmamıştır. O, kişinin kendisini kemale erdirmesinin ve ardından dünyayı huzur içinde yaşanabilir bir yer haline getirme çabasının süreçsel bütünlüğünü ifade etmektedir. İslam’ın evrensel olan mesajının insanlara ulaşması ve takip ettiği gayelerin gerçekleşmesi öncelikle barışçıl yollarla temin edilecektir. Bu, Kur’an’ın açık emridir. [344] Fakat bu görev barışçıl yollarla yerine getirilemezse savaş meydanlarındaki çatışmayla icra ihtimali belirecektir ki, bu da İslam’ın hak din olmasının tezahürüdür. Fakihlerin şu yorumu, cihadın ilk anlamının çatışma ve savaş olmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Esasında savaş; insanları öldürmekten, binaları yıkmaktan ibaret olduğu için İslam nazarında bizatihi güzel bir hareket değildir. Savaş, insanların bilhassa inanç hürriyetini koruması yönüyle hasen (güzel) vasfını kazanmıştır. Bu yüzdendir ki cihad, liğayrihi hasen bir vecibedir. [345] İslam kaynaklarında tebellür eden bu anlayışa rağmen başta Batılılar olmak üzere insaflı olmayan gayrimüslimler, cihad terimini tahrif ederek İslam’ı şiddet içeren bir savaş dini olarak tanıtagelmişlerdir. Onların İslam’a ve onun cihad anlayışına çarpık bir görüntü vermeye çalışmalarının asıl nedeni, İslam’ın, tebliğ edildiği her yerde, yalın ve makul bir sistem olması sebebiyle Hristiyanlığa göre çok hızlı yayılması ve Batılıların İslam medeniyeti karşısında kapıldığı küçüklük kompleksidir. [346] Aslında ilmî olmaktan çok uzak olan bu iddiaları insafsızca yönelten Batılıların kendi tarihleri, A. Toynbee, F. Schoun, Gibbon, I. Morrish, P. Hitti, T. S. Arnold, C. Taylor, L. Weiss ve diğer pek çok bilim adamı ve tarihçinin de tasdik ettiği gibi, hiç de insancıl ve adil olmayan barbarca örneklerle doludur. [347] Bu verilerden de açıkça anlaşıldığı üzere, cihad kavramının kutsal savaş iddiasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Gerçekte cihad, Allah ve Rasûlünün belirlediği hayat ölçülerini uygulamak, bütün insanların yararına din ve vicdan hürriyeti içinde hiçbir baskı ve zulmün olmadığı bir ortam oluşturabilmek, bunun için can, mal, dil ve kalple çaba sarf etmek, İslam’ı ve Müslümanları saldırılardan korumak gibi çok kapsamlı bir anlam taşır. Bu anlam çerçevesine, gerektiğinde son çare olarak sıcak çatışma da girebilir. Ancak bu çatışma, Allah’ın dinini yeryüzünde yüceltip bunu benimsemek isteyenleri korkutacak hiçbir gücün, Allah’ın dinine davet etmekten ve bu dinin gereklerini yerine getirmekten alıkoyan hiçbir korkunun kalmaması içindir, yoksa insanları İslam’a girmeye zorlamak için değildir. Barış ve esenlik anlamındaki “selam” kökünden gelen bir isme (İslam), yine aynı manaya gelen bir selamlama şekline (es-selâmu aleykum), bütünüyle barış dolu bir gece olan Kadir Gecesinde (selâmun hiye) inen bir Kitab’a, barış yurdu (dâru’s-selâm) olan bir Cennet’e, en temel niteliği barış olan bir davete [348] ve nihayet güzel isimlerinden bir tanesi de “Selam” olan yani barış ve esenliğin kaynağı olan bir Yaratıcı’nın [349] insanlık için seçtiği son mesaj olan İslam’a bu bağlamda kulak verilmesi herhalde insanlık adına büyük kazanç olacaktır.